temizlik sirketi iş ilanları ve insan bilgisi567

temizlik sirketi iş ilanları ve insan bilgisi567


 Brahmanizm, Budizm, Hinduizm, bilhassa Vedalar ve onlar, daha sonraki yorumlan açısından ele alındığında, bu dinlerin, insanla,, vehim ve hayalden kurtararak ilim aşkına, ilim düşüncesine yönlendi,, dikleri katiyen söylenemez. Ancak, riyazi ilimlerde Hindistan’ın katk,, sının çok büyük olduğunu vurgulamadan geçmek de haksızlık olur Sanskrit edebiyat içinde de görüldüğü gibi bu dünyada astronomiden astrolojiye, matematikten kozmogoniye bütün ilimler birer büyü alaşımıyla ele alınmış ve hemen her şey bir sır üslubuyla sunulmuştur.
Mezopotamya’da astronomi, kozmogoni ve tababet, dinî ilimlerle sımsıkı irtibatlı görünür. Ancak, burada da yine mitolojik yorumlar ağır basar. Elbette ki böyle bir zeminde, modem manada İlmî düşünceden bahsetmek oldukça zordur. Sümerlerde olduğu gibi Eski Mısırlılarda, o dönem itibariyle ilim, henüz tecrübî ve rasyonel sayılabilecek seviyeye ulaşamamış ve sihir-din-ilim iç içe geliştiğmden, burada büyüyü dinden, dini ilimden ayırmak mümkün değildir.
İslâmiyet, Raşit halifelerden Emevilere, onlardan Abbasil ere ve bu dönemde başta Türkler olmak üzere bütün Müslüman milletlere, hicri 5. yüzyıla kadar tam bir düşünce, ilim ve araştırma kaynağı, sebebi ve teşvUcçisi olmuştur. İslâm âleminde üç asır boyu devam edecek olan İlmî ve fikrî hamleler, büyük ölçüde bu sahadaki eserlerin tercüme, adaptasyon, şerh ve izahlanyla başlamıştır. Daha hicretin 85. yılında, Halid bin Yezid, İskenderiye’deki bir kısım ilim ve fikir adami a-nnı huzuruna getirterek bunlara, Yunan ve Kıpti dillerinden bazı ese r-lerin tercüme edilmesini teklif eder. Tercüme edilen bu eserler arası n-da -eski manasıyla- kimya ve ilm-i nücum risaleleri de vardır. Tıp ilmiyle alakalı bir kitap, Mervan bin Hakem döneminde bir Süryani
İlim adamlan sayesinde genelleştirilmesi hatırlatılarak: Hiçbir tek millet tek başına ilim sürecini başlatma ve devam ettirme iddiasında bulunamaz... İlimlerin gelişmesi tarihi bir süreç içinde Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint ve Eski Yunan medeniyetleri arasında tıpkı miras şeklinde birinden diğerine intikal ederek, bugünlere gelip ulaşan büyük bir hadisedir. Herhangi bir milletin bağımsız olarak sahip çıkamayacağı kadar çok kaynaklıdır.
Din-ilim zıtlığını iddia edenlerin sözünü ettiği şey, “ilim” değil, “bilim”dk. İlim “aydınlıld' kokan, “din” kokan bir kelimedir. Hakikat soluyan ve kişiyi doğru yola götüren bir ışık kaynağı, bir gerçekler manzumesidir. “Bilim” denilen şey ise, kendisine biçilen elbise, yüklenen fonksiyon ve kazandırılan mana ile karanlıklar, kaos ve karadelikler manzumesidir. İlim, bizde doğup büyümüş, aslını ve çekirdeğini bizden almışken, bilim, rasyonalizmiyle, pozitivizmiyle Batı’nm ürünüdür. Bu bilim, gerçeği ve bütün gerçeklerin kaynağı kesin gerçeği inkârla işe başlar ve hatalar, yanlışlar, ihtimaller üzeri n-de gide gide güya doğruya varmaya çalışır. Her şeyi değişir gören bilim, bir “değişmez''m varlığını kabul etmeden, değişmeler ve değişenler üzerinde nasıl çalışılabilir? Değişmez kaideler ve sabit gerçekler olmadan, deneyin, tecrübenin ve gözlemin halledeceği hiçbir şey yoktur."
Batı’da din, hiçbir zaman bütünüyle hayatı kuşatamamış ve hayata hayat olamamıştır. Dün de bugün de kiliseden çıkan, yine kendi küfür, küfran ve bataklık dünyasına dalmaktadır. Üç asırlık saffet döneminden donra Hristiyanlığın Constantinus (280-337) tarafından kilisenin loş ve sevimsiz duvarları arasına hapsedilmesi ve aslında bozulmaya uğrayan “İncirin yanı sıra yine bozulan “Tevrafm da “Kitab-ı Mukaddes” olarak kabul edilmesi sonucunda, günlük birkaç ahlâki kural dışında dinin Avrupa insanına vereceği bir şey kalmamıştır. Alexis Carrel (1873-1944), Thomas Cariyle (1795-1881) ve Roger Garaudy (1913-) gibi düşünürler ve ilim adamlarının da itirafıyla ilmi bizden aldığını kabul eden Batılılardır. ”
Max Planck (1858-1947)’dan sonra başlayıp, oldukça hızlı bir tempoyla gelişen “dalga mekâniği” ve “çekirdekJîziğC', her şeyi mad-
ilim sandıkları ardı arkası kesilemez zanlarını yıktı. Görünen yanında pek çok görünmeyen âlemlerin bulunabileceği gerçeğini on^
ya koydu. Bugün artık, paramparça olan, zaman-mekân-madde-ene^| fanusu, kulaklarımıza alışageldiğimiz şeylerden farklı manala, fısıldıyor. Adeta bizi, yeni anlayış, yeni izah ve yeni yorumlarj zorluyor.^®
Henri Bergson (1859-1941), Emile Boutroux (1854-1921), Ham. 1in ve daha niceleri ilim ve tekniğin her meseleyi halledemeyeceğini ilân ediyor, onlan sorguluyor ve Modem Çağ’ın bütün tabulanna karşı yığınlan uyanyorlardı.^'
Yaratıcıya götürmeyen, kaostan başlayıp, tesadüfler ve şuursuz sebeplerle gelişip karadelikler gibi karanlıklara giden bi Igilere bilim; aydınlıktan başlayıp, tesadüfleri reddeden, sebeplerin perde arkasmda-ki Yaratıcıya götüren bilgi ve tefekküre ise ilim demek artık kaçınılmaz olmuştu. Ancak, bilimi daha dar manada ilmin bir alt kümesi olarak pozitif ilimler (science) manasında da kullananlar vardır. Bilimi tabulaştıran pozitivist görüşe göre, din bilim öncesi bir inançtır ve tek yol bilimdir. Eski çağlarda bilim çok geri olduğu için din ilo bilim iç içeydi, fakat bilimler ilerledikçe yaşadığımız dünyayı izah edebilen tek güvenilir bilginin bilim olduğu anlaşılmıştır. Çünkü bilim gözlem ve deney yapar, hipotezler ortaya atar, eğer hipotezler hadiselere ve gözlemlere u>muyorsa değiştirilir. Bu yüzden bilim kendi kendini düzeltebilir, insanların duygularından ve isteklerinden bağımsızdır ve objektiftir.^^
Yanlış kavramların özellikle İslâm âleminde tesirli olması, Ba-tı’nın ekonomik ve askerî bakımdan yayılmacı politikalannm yan ürünüdür. Bilginin güç ve para kaynağı olduğunu keşfeden Batı dünyası, çeşitli ülkelerin zeki ve kabiliyetli çocuklarını kendi ülkelerinde eğiterek tekrar asli vatanlarına göndermektedir. Kendi manevi din a-miklerini henüz yerine oturtmadan yurt dışına girip onların eğitim ve cemiyet yapılannı ideal edinerek vatanlanna dönen bu sözde aydınla ş-tınlmış insanlar, kendi vatandaşlarına da Batılı insan modelini tavsi-
Türklerde İnançlar ve Din / 33
ye etmektedirler. Buna paralel olarak dış güçler hegemonyasındaki kitle iletişim araçları ve her gün kullanıma giren yeni teknolojik icatlar, kitleler üzerinde şok tesiri yapmakta ve insanlar bunların yönlendirmesi altında hayata bakışlarını ve temel kavramlarını yeniden beli r-leme yoluna gitmektedir.^^
Daha çok nesneye ağırlık veren anlayışlar gerçekçi (realist), özneye ağırlık verenler ise idealist olarak nitelenir. Realist görüş, bilginin nesnesinin dış dünyada gerçekten var olduğunu, idealist yaklaşım ise bilginin, nesnelerin kimi özellikleriyle ilişkili olsa da, esas olarak ö z-neye bağlı olduğunu savunur. Yeni Çağ başlarında bilginin kaynağı ile geçerlilik şartları konusunda birbirinden tamamen farklı nitelik kazanan diğer iki zıt bakış açısı rasyonalizm (akılcılık) ve ampirizm (deneycilik) olarak ad aldı.^'^
Edward Taylor, insanlığın ilk dinine “animizm” (ruhlara tapınma) adını verir. Durkheim (1858-1917)’a göre din, toplumsal bir süreçtir. Avustralya yerlilerinin gruplannın birliğini temsil ettikleri için totemlere taptıklannı söyleyen bu sosyolog, toteme gösterilen bu saygının toplumun genel yapısına gösterilen saygı ve dolayısıyla dinî tapınmanın asıl nesnesinin toplumun kendisi olduğu neticesine varmıştır. Freud (1856-193 9)’a göre, şahsiyetin teşekkülü merhalesinde dinin oyalayıcı bir fonksiyonu vardır. Kişinin şahsiyet tekâmülünde ilk safha, çocuğun anlamadığı bir âlemde kendisini tamamen güçsüz hissetmesidir. Bu güçsüzlüğün karşısında çocuğun isteklerini yerine getiren ana-baba bir nevi “kadir-i mutlak” hâlini alır. Freud ve onun asrımızdaki takipçisi Erich Fromm (1900-1980)’a göre din, kişinin kendisini gerçekleştirme sürecinde hissettiği güçsüzlüğünün güvene yönelen bir ürünüdür. Kari Marx’ı en çok etkileyenlerden biri olan Freuerbach (1804-1872)’a göre ise din, insan düşüncesinin insanüstü bir plâna aktarılışıdır.^^
Hegel’in takipçilerinden İtalyan filozof Benedetto Croce (1866-1952) ise dini, “eLsik bir felsefe” olarak tarif eder. Ona göre din, ruhi hayatın sürekli ve mecburi bir şekli değil, belki geçici bir belirtisidir. Dinî İrade açısından tarif etmeye çalışanlardan Immanuel Kant (1724-
TEK TANRIDAN ÇOK TANRIYA
2.1.ÇOK TANRILI DİNE GEÇİŞ
Bölüm başlığı, ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak, açıklamalardan sonra bu ilk şaşkınlığın geçeceğini, önceki kadar kalıcı etkisinin olmayacağını göreceğiz.
Tek tanniı dinlerde zamanla yapılan tahrifatlar sonucu oluşan yeni inançlar sebebiyle, çok tanrılı dinlere doğru yönelme ve hatta çok tanniı dinler hâline gelme eğilimi görülmektedir. Zamanla oluşan tek tanrılı dinlerdeki bozulmalar, kutsal din kitaplarındaki bozulmalar sebebiyle toplumlan hak dine davet etmek üzere peygamberler gönderildiğini, böylece gerekli uyanların bütün toplamlara, bu uyarıları yapmak üzere gönderilen peygamberlerin sayılarının bir rivayete göre yüz yirmi dört bin olması da, insanların hak yolundan sapmaya ne kadar çok eğilimli olduğunu görebiliriz (bazılarına göre 224 bin)...
Nispeten yakın tarih olarak değerlendirebileceğimiz, rivayetlerdeki aynntılı bilgilere diğerlerinden biraz daha fazla sahip olduğumuz Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa’nın tebliğleri ve kutsal kitaplarındaki tahrifat sonucundaki sapmalar örnek olarak gösterilebilir. Dindar insanların tarihi değişimi ve geçmiş zamanlarda dinî hükümlerde bilerek veya bilmeyerek, bazen de kasıtlı olarak yapılan bozulmalar sonucu samimi inanç ve iman sahiplerinin temiz düşüncelerinin istismanyla, bu türlü din dışı, hatta sapık davranışlar içine düşebilecekleri görül üyor.
Eski kavimlerden bazıları hükümdarlarda, fevkalade iktidarları görülen kahramanlarda İlâhi bir kudret olduğunu düşünmüşlerdir. Bu hürmet ve saygılar zamanla tapınma derecesine çıkarılmış ve hatta namlarına heykeller dikmişlerdir. Hâlâ bugün bile Mesih’in (İsa’nın) yüceliğine inanan ve onun resimlerine yüzlerini ve gözlerini süren insanlar vardır. Zamanla, bu sebeplerle Hristiyanlıkta teslis inancı yaygınlaşmıştır.
36 / Tek Tanrıdan Çok Tanrıya
Benzer bir durum Hint dininde görülür; Brahma’nın altın bir murtadan doğduğu, sonra da Yer i ve üzerindeki her şeyi yaratt''^ söylenir. İlk Çağ’da gittikçe farklılaşan mezhep geleneklerini biri^^ tirme çabası, Timurti öğretisinde anlamını bulur. Bu öğretiye Vişnu, Şiva ve Barahma yüce tanrının üç görünümüdür. Smartalanj Brahma dışındaki beş başka tannya tapmaya başladığı 7. yüzyıla gj, lindiğinde, Brahma’nın en yüce Tanrı olduğu savı artık geçersiz kal. mıştır. Başlangıçta tek olan tann önce üçe sonra beşe çıkmıştır. Birden üçe ve sonra beşe çıkan tann sayısının, bu noktadan sonra artık artma, sının önünde engel kalmaz. Üçü kabullenen beşi, beşi kabullenen daha fazlalarını da kabullenir.
Türk dini olan Şamanizm’de 3,9,12 sayılan kutsal sayılır. Zira 3 sayısı Gök, Yer-Sub, Yeraltı (yirlik) taunlarına işaret olan bir sayıdır. Alevilikte de Allah, Muhammed, Ali şeklinde, Hristiyanlann üçlemesi gibi bir üçleme içinde bir ve tek varlık anlamını kapsar. (E. Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, s. 125)
Bazı kavimler de, Allah ile kendi aralarında bir vasıta olmak üzere kendi elleriyle putlar yaparak, gökte itikat ettikleri Allah’ın yeryüzünde ve kendi yanlarında bir timsalini bulundurup, onlara tapınmaya başlamışlardır. Allah’ın bu putlara hulul ettiğine itikat etmişlerdir. Putlar çok defa insan şeklinde yapılmıştır. Yunanlılar mabutlarını güzel erkek ve kadın suretinde ve pek sanatkârane yaparlardı.
Mısırlılar da mabutlarını insan suratlı, hayvan bedenli yaparlardı. Putperestlik Arabistan’a girmişti. Muhammed (a.s.) Peygamber olduğunda, Kâbe’nin içinde 360 put bulunuyordu.
Oysaki İlâhi dinler; bütün kâinatta İradesi mutlak bir kanun olan tek bir yaratıcı olduğuna ve uhrevi sorumluluğuna iman eder ‘
Bugün “Kur’an-ı Kerim"m bildirdiği din usulü ve itikat neyse ilk insanların itikadı da oydu. İlk peygamberlerin veya Nuh’un tebliğ eylediği asıl itikatlar arasında fark yoktur. Bütün bu dinlerde esas '‘Tevhid-i ilâhC'dn. Bir Allah’a imandır. Allah’ın birliğine, melekler i-kitaplarına iman hepsinde esastır. Bunlarda bütün peygamberler Peygamberlerin ortak oldukları dm usulü, iman ve u.kat kokusu
Türklerde İnançlar ve Din / 37
olan genel kurallar ve bunlara dayeman ahlâkiyattır. Bunlarda değişiklik ve gelişme yoktur. Fakat peygamberlerin ümmetlerine bildirdikleri şer’i hükümlerde değişiklik ve gelişme vardır. Kabiliyetlerinin, zaman ve mekânın, sosyal şartların değişmesiyle şer’i hükümlerin bazılarında, ibadetlerin şekli dışında da değişiklik ve gelişme meydana gelmiştir.
Dinlerdeki gelişme ve değişmeler dinlerin aslında değil, şer’i hükümler denilen ayrıntılardadır. Dinin usulü, asıl gayedir. Onda zamanın, mekânın, mizaeın etkisi yoktur. İslâm dini, edyan-ı münzelenin (İlâhi vahiy ve ilhama istinat eden dinlerin) son halkasıdır. Bu dini tebliğ eden Muhammed (a.s.) da peygamberlerin sonuncusudur. Peygamberliği özel olmayıp geneldir. Bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri geneldir. ^
Kur’an; itikat, ahlâk, ibadet ve hükümlere ait olan şeylerin asili a-nnı bildirdi. Bu hükümlerin bir kısmı genel olarak zikr olunmuş ve onun izahı Peygamberimize bırakılmıştı. Gerekli görüldükçe, o esasi a-n. Peygamber izah ve beyan buyurmuştur.
Sahabe, çok zaman Peygamberle toplanırlar ve kendisine nazil olan İlâhî vahyi O’nun ağzından dinlerler; onun hükmünü, manalarını öğrenirler, O’nun söylediklerini ve yaptıklarını ezberlerlerdi. Bir kısmı da, anlam ve hüküm yönüne kuvvet verirdi. Her ikisine birden çalışa n-1ar da vardı. Peygamberlerin her söylediğini, her yaptığını bilmeyenler de vardı. ^
Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş; Genel olarak putperestliğin doğuşu ve sonra da yayılması sonucu, cemiyetlerde ahlâki bozulmanın başladığı, buna bağlı olarak düzenin bozulduğu bilinen bir gerçektir. Aynı sebeple, onları hak yoluna davet için peygamberlerin gönderildiği de biliniyor. Ancak, çoğu zaman bunun tersi bir durumla da karşılaşabiliyoruz. Başlangıçta tek tanrılı bir din hüküm sürmekte iken, zamanla bozulmaların başlaması ve sapmaların olması sebebiyle çok tanrılı dinler de doğmaktadır.
Tek tanrılı dinlerde bozulma sonucu çok tanrılı dinlere geçiş eğilimi, çoğu toplumlarda gözlenmektedir.
temizlik sirketi iş ilanları