temizlik sirketi iş ilanları ve insan inancları

temizlik sirketi iş ilanları ve insan inancları

  kesinlikle bilinen bir gerçek de, '"Türkiye diye bir ülkenin olduğuydu. Türklerin siyasal açıdan üzerlerinde egemen-^jjırdukları başlıca ülkelerden ayrı olarak ve ancak Avrasya steple-olduğu gibi, bu topraklara kendi yurduna yerleşir gibi yerleşen halkları vardı. Bu Türklerin varlığı her yerde sezilmekteydi ve jipnendi. Yerli halklar arasındaki bölünmüşlükle karşılaştırılınca, ^Jolu’nun tümüne belirli bir nitelik kazandırıyordu."^’^
Erol Güngör, kıyafet konusunda şunlan ifade ediyor; “Kıyafet in-jjj[an iki bakımdan meşgul ede gelmiştir. Birincisi, insanoğlunun jbjj korunma vasıtalanna sahip olmayışı yüzünden üstünü suni bir jjylerle örtmek zorunda kalmasıdır. İkinci nokta tabiattan ziyade cemiyetle ilgilidir. İnsanlar kendileri için bir hayat tarzı kurarken sadece İÜ ihtiyaçlannı düşünmüyorlar; böyle olsaydı bütün kültür unsurları aJece fonksiyonel değerlerine göre bir şekil kazandınrdı. Mesela lıçağın tabii fonksiyonu kesmek olduğu halde insanlar ona sosyal bir jonksiyon da yüklüyorlar. Ağaç saplı bir bıçakla fildişi saplı bir biç a-jm kesme işi bakımından hiç bir farkı yoktur, ama fildişi saplı bir lıçak tercih edilir. Kıyafet de böyledir. Üstümüzü ne ile nasıl örtece-pmizi düşünürken tabii ihtiyaçlarımızı da düşünürüz. Bir insanm kıy a-Mbaşkalanna karşı olduğu kadar kendisi için de bir mana taşır. Kıy a-âiıııiz şahsiyetimizin bir parçasıdır; o başkalanna bizim hakkımızda îir şeyler ifade ettiği gibi, bizzat kendimize karşı da belli bir manası ‘îdır, Bazılan kıyafetin kendileri için hiç bir önemi bulunmadığım ilerken aslında bu önemi belirtmiş olurlar yani onlar kıyafetlerini brenin zevkine uydurmamak suretiyle şahsiyetlerinin bir tarafını .'2iısıtraakta ve bunu da kıyafetleri vasıtasıyla yapmaktadırlar.
Kıyafetimiz şahsiyetimizin adeta ayrılmaz bir parçası olmakla 'ilikte onda yine birtakım sosyal temayüllerin önemli tesirini görüy o-^ Hepimizin benimsediği değer ve hayat felsefesi mensup syal çevrenin eseridir. O çevre içinde gelişen veya değişen güzellik anlayışı kıyafetimizin belli bir biçim almasına yol açar. Mamafih içinde bulunduğumuz cemiyet bize sadece belli estetik ölçüler vermekle kalmıyor, bazı hususlarda zorlayıcı ve kısıtlayıcı tesirler de yapıyor. Başka bir ifade ile kıyafet konusunda şahsi zevk ve isteklerimiz ancak cemiyetin müsamaha sınırlan içinde oynayabilir. Bu sınır en geniş haliyle yadırgama ve küçümseme gibi sosyal müeyyidelerle çevrilmiştir. Kadınlar için “rüküş”, erkekler için “zemheri zürefası" gibi tabirler böyle hallerde kullanılır. Adet sınırlarının ötesinde ise örfün koyduğu bir takım kayıtlar vardır. Bir cemiyetin kıyafet konusundaki örfleri o cemiyetin hukuku tarafından da himaye altına alınır. “Umumi Ahlâk ve adab” dediğimiz şey işte bu himayenin ifadesidir. Kimse cinsiyet organlanm açıkta bırakan bir kıyafetle dolaşamaz, hatta kapalı ve özel mahaller dışında mayo ile dolaşmak bile “umumi Ahlâk ve adab”a aykırıdır...
Bütün dünyada cemiyetler kapalılığın derecesini adeta veya şahsi tercihe bırakmış, açıklık konusunda sıkı kayıtlar koymuşlardır... Kıyafet konusunda yapılan resmî düzenlemelerde ya kapalılık yönünde bir mecburiyet konmuş yahut açıklık konusunda serbestlik verilmiştir. Mecburiyet, zorlama manasına gelir, halbuki serbestlik, insana belli bir konuda tercih hürriyeti verir. Şu halde kıyafetin kapalılıktan açıklığa geçişinde esas olan; “açılma mecburiyetf' değil, fakat “kapanma mecburiyetinin kalkmasrdiT. Aslında hürriyetin manası da budur. Mesela demokratik bir rejimde insanların mülk edinme veya evlenmesi serbesttir, Ama hiç kimse mülk edinmek veya evlenmek mecburiyetinde değildir...
Tarih boyunca çeşitli sosyal grupların birbirinden ayırt edilmesinde kıyafet başlıca unsurlardan biri olmuş, her sosyal grubun kendi kıyafeti onun için bir sembol kıymeti kazanmıştır...
Bugün demokraside örnek tuttuğumuz Batı ülkelerinde Türk vatandaşları hiç kimseye zararı bulunmayan hürriyetlerini kullanmakta kendilerine gösterilen kolaylıklara bakarak çok zaman
j^san Türkiye’ye gelerek huzur bulurdu; çünkü yine onların söyl e-
|j{lerine göre, Türklerin ülkesinde Allah’a ve padişaha karşı çirkin söylememek şartıyla her türlü inanç ve ibadet serbestti. Bu gelene-^en göze çarpıcı misallerine Selçuklu Türkiye’sinde rastlıyoruz ki, jclçuklu sultanları Hristiyan prenslerle evlendikleri zaman onları din Ijğiştirmeye zorlamazlar, üstelik yanlarında papaz getirmelerine, hatta jjfjyın bir tarafında ibadethane açmalarına bile müsaade ederlerdi... fjjcat şimdi bazı batı ülkelerinde, mesela Amerika’da eski Türklerin-linebenzeyen bir uygulama yerleşmiş durumdadır...
Vicdan hürriyeti sadece bir demokratik rejim gereği değildir, çok sağlam bir İlmî dayanağı vzurdır. Bir başka deyişle, nerede ilim zihniyeti varsa orada vicdan hürriyeti vardır. Çünkü İlmî düşünce hakikate yaklaşmanın bir yoludur ve bu yol ne tek doğm yoldur ne de kesin jükikatin anahtarıdır. Hiç kimse kimsenin ve hiçbir metot veya teor i-lin hakikati tek başına temsil edemeyeceğini daha işin başından kabul etmek zarureti vardır. Şu halde hiç kimsenin kendi düşüncesinden başkasma hak tanımamaya kalkışması doğru olmaz.”^
Will Durant, "'İslam Medeniyeti” adlı eserinde İslam kadınlarının giyinmelerinden ve yaşayışlarından şöyle söz etmektedir:
“Kadınlar dar korse, bol ve renkli etek giyer, parlak kemerler t a-brlardı. Saçlannı ya kakül olarak öne, ya bukle hâlinde yanlara döker ya da örgü yaparak arkaya sarkıtırlardı. Saç örgüsüne bazen siyah ipekten ipler de kattıkları olurdu. Çok defa çiçek ve mücevherle süslenirlerdi. 715 yılından itibaren yalnız gözleri meydana bırakacak şekilde yüzlerini örtmeye başladılar. Böylece, her yaşta gözleri çok güzel H kadınları romantik bir görünüş kazandı...
Müslümanlar hiçbir zaman bekârlığa rağbet etmemiş ve devamlı perhizi hiçbir zaman ideal olarak görmemiştir... Evlilik ve çok karılılık ; '^‘“si ihtiyaçları öylesine tatmin etmişti ki,
sonra gelenlerin zamanında fuhuş azalmıştır. Ancak alışkanlıklar zamanla tahrik edici unsurlan gerektirir. Bunun neticesinde edebiyatta açık saçık eserler görülmeye, dansözlere önem verilmeye başlandı; tıp eserleri ise tahrik edici ilaçlara büyük önem veriyordu. Daha sonralan zina ve homoseksüellik görülmeye başladı. Bunda kadınların hareme çekilmesinin rolü vardı...
Muhammed’in asnnda, Müslümanlar kadınlarından aynimamıştı. Birbirlerini ziyaret edebiliyor, rahatça görüşebiliyor, camide birlikte ibadet edebiliyordu. Musa îbnü’l Zübeyr, kansı Ayşe’ye niçin yüzünü örtmediğini sorduğu zaman, şu cevabı almıştı: "‘Mademki Allah beni böyle güzel yarattı, o halde başkaları da bu güzelliği görsün ve kendi aralarında Allah’ın bu lütfunu tanısınlar”... 2. Velid zamanında (734-744) hadımlarıyla birlikte harem teşkilatı kurdu. Harem, "kutsal, ya-sald' manasındadır. Kadmlann bu şekilde ayrılması, adet görmeleri ve çocuk doğurmalan dolayısıyla onlann tabu sayılmasından ileri gelmiştir. Harem, mukaddes bir yer demekti. Doğuluların ihtiraslı yaradılışını bilen Müslüman koca, karısını korumak için onu hareme koymaktan başka çare göremiyordu. Çok geçmeden kısa mesafelerde ve örtülü olarak görünme dışında kadınların sokakta dolaşması ayıplanır bir hareket olarak görülmeye başlandı. Kadınlar da sokağa çıkabiliyor, ancak bu durumda perdeli tahtırevanlarla seyahat ediyorlardı. Camideki yerleri önce erkeklerinkinden ayrıldı, sonra camilere büsbütün alınmaz oldular. Daha sonralan kadınların dükkânlara gitmesi de yasak edildi... Müslüman kadınları 19. yüzyıla kadar bu hale itiraz etmediler... Bu kapalı duruma rağmen tarihte rol oynamaktan da geri kalmadılar. Harun’un annesi ve karısı 7. yüzyılda Ayşe’nin gösterdiği cüret ve tesiri gösterdiler ve saraylannda şahane bir hayat sürdüler.”^'
“Erkek tarafı evlilik sırasında kadına bir mihr (galat olarak mehr) vermek zorundaydı. Bu, evlilikte de, boşanmada da kadının mülkiyetinde kalırdı. Evlenmeden önce nişanlısının yüzünü görebilen erkekler nadirdi. Düğün, nişandan sekiz, on gün sonra yapılırdı... İslâm’da çok karılılık aynı zamanda olmaktan ziyade arka arkaya idi. Ancak çok zenginlerin birkaç karısı olurdu. Boşanma kolay olduğundan, bir ki m-
Türklerde İnançlar ve Din / 577
arkaya istediği kadar evlenebiliyordu. Ayrıca varlıklı kimseler
i kadar da cariye edinebilirdi... Ancak, bütün bunlara bakarak bir şehvet yeri olarak görmek hatalıdır. Birçok durumlarda,
1eranne oluyor, evin içinde şerefli bir hayat sürüyordu. Zevceler, lelik müessesesini normal karşılıyordu. Harun’un karısı Zübeyde on cariye hediye etmişti
“Başka bir açıdan düşünmek gerekirse, Müslüman kadını, Avru-bazı kadınlara göre çok daha iyi durumdaydı. Edindiği bir mal ^para tamamen kendine mahsus kalırdı. Kocası da alacaklılar da dokunamazdı. Harem kısmının emniyeti içinde örer, dokur, di-^ evini idare eder ve çocuklarını yetiştirirdi. Diğer taraftan arkada ş-a,y|a oyun oynayacak, şekerleme yiyecek, sohbet edecek kadar vakti yolurdu. Kadınlardan beklenen şey çok çocuk sahibi olması; peder-J olan ve ekonomisi ziraata dayanan bir cemiyette aktif bir rolü dunraasıydı... Kadına verilen ehemmiyet doğurduğu çocuk nispeti n-jjartardı. Kısır kadınların ise hiçbir ehemmiyeti yoktu. Diğer taraftan -jıeliği önlemek ve çocuk düşürmek için de faaliyet olurdu. Bu işle İişan kadınlar kocakan ilaçları ve usullerini tatbik ederken, hekim-îdeyeni usuller getiriyordu. 924’te ölen Razi’nin eserinde, çocuk payı önlemek için özel bir kısım ayrılmıştı. Bu kısımda mekanik şıkimyevi yirmi dört çare gösteriliyordu. İbni Sina (980-1037) ünlü Sâw”unda çocuk yapmayı önleyecek yirmi reçete vermişti.
Tur’an'\ kumarı sarhoşluğu yasak etmişti.”^^
Emin Işık, '"Devleti Kuran İrade" adlı eserinde şöyle diyor; “İlahi elerdeki hikmeti yani inceliği, peygamberlerin hareketlerindeki ^lan göz önünde tutmayan ve değerlendirmek ihtiyacını hisset-7en bir dindarlık, kaba ve şuursuz bir taklit, kum ve kör bir taassup Gaitan kurtulamaz.
"Kur'an-ı Kerim", gerek dünya işlerinde, gerek ahret işlerinde "^esbaba tevessül etmeyi yani sebep ve vasıtalara sanimayı emre-' fehf suresinde, sebep ve vasıtaların yardımı ile
bir hadisenin ortaya çıkması ilahi kanun hükmündedir. Bu hadisenin ortadan kaldıniması da ancak onu doğuran şart ve sebeplerin ortadan kaldınlması ile mümkün olur.
Düşmana karşı vatan müdafaasının nasıl ve hangi vasıtalarla yapılacağını Peygamberimiz, Medine etrafına hendek kazmakla bizzat göstermişti. Son devirlerde din âlimleri, hafızlan toplayıp müdafaası gereken şehrin surlanna hatim okutuyorlardı. Ve surlanna hatim okunan bir şehre düşman askerinin giremeyeceğine inanıyorlardı. Eğer gerçek savunma sebebi bu olsaydı, Peygamberimizin değil hatim o-kuması, şöyle bir içinden geçirmesi kâfi gelmez miydi?... İnsan üç merhaleden geçmeden yahut üç şeyi kendinden birleştirmeden dindar olamaz: Bu üç şey: Duygu, şuur ve iradedir.
Din Duygusu: Birçok insanlarda, hatta dinî hayata yabancı kalmış olanlarda bile fazlasıyla mevcut olan bir şeydir. Halkımız din duygusu bakımından zengindir. Fakat bu işlenmemiş, geliştirilmemiş bir orman gibidir. Bütün kuvvetine rağmen zamanla zayıflamaya ve şuuraltına itilmeye mahkûmdur.
Cemiyette din şuuru: Evliya kerametlerinden, türbe ziyaretlerinden, akıl almaz efsane ve rivayetlerden örülü, muğlâk, dumanlı ve esrarlı bir din kültürü içinde dinin en köklü prensipl erinden habersiz kalması yüzünden, ibadetin ve dinin ruhunun ne olduğımu tayin ve tespitte halkımız büyük güçlük çekmektedir. Dinî yayın ise şüpheleri giderici ve dinî şuum kuvvetlendirici olmak şöyle dursun, bilakis şüphe uyandıncı ve zihinleri bulandırıcı olmaktan kurtulamıyor.
İslâm dininin en büyük özelliği, dindarlıkta taklit ile değil, basiret ve şuur ile hareket etmeyi emretmesidir.”^
“Günün Müslümanları, kendi dinlerini en maddi ölçüler içinde anlar, en kaba şekiller içinde tatbik ederler, maddeden başka bir şey tanımaz ve maddi kuvvetten başka bir şeye inanmazlarken, nasıl olur da ruhçu ve maneviyatçı olduklarını ve bu davanın mümessilleri bu-lunduklannı iddia edebilirler?”^temizlik sirketi iş ilanları ve insan inancları  kesinlikle bilinen bir gerçek de, '"Türkiye diye bir ülkenin olduğuydu. Türklerin siyasal açıdan üzerlerinde egemen-^jjırdukları başlıca ülkelerden ayrı olarak ve ancak Avrasya steple-olduğu gibi, bu topraklara kendi yurduna yerleşir gibi yerleşen halkları vardı. Bu Türklerin varlığı her yerde sezilmekteydi ve jipnendi. Yerli halklar arasındaki bölünmüşlükle karşılaştırılınca, ^Jolu’nun tümüne belirli bir nitelik kazandırıyordu."^’^
Erol Güngör, kıyafet konusunda şunlan ifade ediyor; “Kıyafet in-jjj[an iki bakımdan meşgul ede gelmiştir. Birincisi, insanoğlunun jbjj korunma vasıtalanna sahip olmayışı yüzünden üstünü suni bir jjylerle örtmek zorunda kalmasıdır. İkinci nokta tabiattan ziyade cemiyetle ilgilidir. İnsanlar kendileri için bir hayat tarzı kurarken sadece İÜ ihtiyaçlannı düşünmüyorlar; böyle olsaydı bütün kültür unsurları aJece fonksiyonel değerlerine göre bir şekil kazandınrdı. Mesela lıçağın tabii fonksiyonu kesmek olduğu halde insanlar ona sosyal bir jonksiyon da yüklüyorlar. Ağaç saplı bir bıçakla fildişi saplı bir biç a-jm kesme işi bakımından hiç bir farkı yoktur, ama fildişi saplı bir lıçak tercih edilir. Kıyafet de böyledir. Üstümüzü ne ile nasıl örtece-pmizi düşünürken tabii ihtiyaçlarımızı da düşünürüz. Bir insanm kıy a-Mbaşkalanna karşı olduğu kadar kendisi için de bir mana taşır. Kıy a-âiıııiz şahsiyetimizin bir parçasıdır; o başkalanna bizim hakkımızda îir şeyler ifade ettiği gibi, bizzat kendimize karşı da belli bir manası ‘îdır, Bazılan kıyafetin kendileri için hiç bir önemi bulunmadığım ilerken aslında bu önemi belirtmiş olurlar yani onlar kıyafetlerini brenin zevkine uydurmamak suretiyle şahsiyetlerinin bir tarafını .'2iısıtraakta ve bunu da kıyafetleri vasıtasıyla yapmaktadırlar.
Kıyafetimiz şahsiyetimizin adeta ayrılmaz bir parçası olmakla 'ilikte onda yine birtakım sosyal temayüllerin önemli tesirini görüy o-^ Hepimizin benimsediği değer ve hayat felsefesi mensup syal çevrenin eseridir. O çevre içinde gelişen veya değişen güzellik anlayışı kıyafetimizin belli bir biçim almasına yol açar. Mamafih içinde bulunduğumuz cemiyet bize sadece belli estetik ölçüler vermekle kalmıyor, bazı hususlarda zorlayıcı ve kısıtlayıcı tesirler de yapıyor. Başka bir ifade ile kıyafet konusunda şahsi zevk ve isteklerimiz ancak cemiyetin müsamaha sınırlan içinde oynayabilir. Bu sınır en geniş haliyle yadırgama ve küçümseme gibi sosyal müeyyidelerle çevrilmiştir. Kadınlar için “rüküş”, erkekler için “zemheri zürefası" gibi tabirler böyle hallerde kullanılır. Adet sınırlarının ötesinde ise örfün koyduğu bir takım kayıtlar vardır. Bir cemiyetin kıyafet konusundaki örfleri o cemiyetin hukuku tarafından da himaye altına alınır. “Umumi Ahlâk ve adab” dediğimiz şey işte bu himayenin ifadesidir. Kimse cinsiyet organlanm açıkta bırakan bir kıyafetle dolaşamaz, hatta kapalı ve özel mahaller dışında mayo ile dolaşmak bile “umumi Ahlâk ve adab”a aykırıdır...
Bütün dünyada cemiyetler kapalılığın derecesini adeta veya şahsi tercihe bırakmış, açıklık konusunda sıkı kayıtlar koymuşlardır... Kıyafet konusunda yapılan resmî düzenlemelerde ya kapalılık yönünde bir mecburiyet konmuş yahut açıklık konusunda serbestlik verilmiştir. Mecburiyet, zorlama manasına gelir, halbuki serbestlik, insana belli bir konuda tercih hürriyeti verir. Şu halde kıyafetin kapalılıktan açıklığa geçişinde esas olan; “açılma mecburiyetf' değil, fakat “kapanma mecburiyetinin kalkmasrdiT. Aslında hürriyetin manası da budur. Mesela demokratik bir rejimde insanların mülk edinme veya evlenmesi serbesttir, Ama hiç kimse mülk edinmek veya evlenmek mecburiyetinde değildir...
Tarih boyunca çeşitli sosyal grupların birbirinden ayırt edilmesinde kıyafet başlıca unsurlardan biri olmuş, her sosyal grubun kendi kıyafeti onun için bir sembol kıymeti kazanmıştır...
Bugün demokraside örnek tuttuğumuz Batı ülkelerinde Türk vatandaşları hiç kimseye zararı bulunmayan hürriyetlerini kullanmakta kendilerine gösterilen kolaylıklara bakarak çok zaman
j^san Türkiye’ye gelerek huzur bulurdu; çünkü yine onların söyl e-
|j{lerine göre, Türklerin ülkesinde Allah’a ve padişaha karşı çirkin söylememek şartıyla her türlü inanç ve ibadet serbestti. Bu gelene-^en göze çarpıcı misallerine Selçuklu Türkiye’sinde rastlıyoruz ki, jclçuklu sultanları Hristiyan prenslerle evlendikleri zaman onları din Ijğiştirmeye zorlamazlar, üstelik yanlarında papaz getirmelerine, hatta jjfjyın bir tarafında ibadethane açmalarına bile müsaade ederlerdi... fjjcat şimdi bazı batı ülkelerinde, mesela Amerika’da eski Türklerin-linebenzeyen bir uygulama yerleşmiş durumdadır...
Vicdan hürriyeti sadece bir demokratik rejim gereği değildir, çok sağlam bir İlmî dayanağı vzurdır. Bir başka deyişle, nerede ilim zihniyeti varsa orada vicdan hürriyeti vardır. Çünkü İlmî düşünce hakikate yaklaşmanın bir yoludur ve bu yol ne tek doğm yoldur ne de kesin jükikatin anahtarıdır. Hiç kimse kimsenin ve hiçbir metot veya teor i-lin hakikati tek başına temsil edemeyeceğini daha işin başından kabul etmek zarureti vardır. Şu halde hiç kimsenin kendi düşüncesinden başkasma hak tanımamaya kalkışması doğru olmaz.”^
Will Durant, "'İslam Medeniyeti” adlı eserinde İslam kadınlarının giyinmelerinden ve yaşayışlarından şöyle söz etmektedir:
“Kadınlar dar korse, bol ve renkli etek giyer, parlak kemerler t a-brlardı. Saçlannı ya kakül olarak öne, ya bukle hâlinde yanlara döker ya da örgü yaparak arkaya sarkıtırlardı. Saç örgüsüne bazen siyah ipekten ipler de kattıkları olurdu. Çok defa çiçek ve mücevherle süslenirlerdi. 715 yılından itibaren yalnız gözleri meydana bırakacak şekilde yüzlerini örtmeye başladılar. Böylece, her yaşta gözleri çok güzel H kadınları romantik bir görünüş kazandı...
Müslümanlar hiçbir zaman bekârlığa rağbet etmemiş ve devamlı perhizi hiçbir zaman ideal olarak görmemiştir... Evlilik ve çok karılılık ; '^‘“si ihtiyaçları öylesine tatmin etmişti ki,
sonra gelenlerin zamanında fuhuş azalmıştır. Ancak alışkanlıklar zamanla tahrik edici unsurlan gerektirir. Bunun neticesinde edebiyatta açık saçık eserler görülmeye, dansözlere önem verilmeye başlandı; tıp eserleri ise tahrik edici ilaçlara büyük önem veriyordu. Daha sonralan zina ve homoseksüellik görülmeye başladı. Bunda kadınların hareme çekilmesinin rolü vardı...
Muhammed’in asnnda, Müslümanlar kadınlarından aynimamıştı. Birbirlerini ziyaret edebiliyor, rahatça görüşebiliyor, camide birlikte ibadet edebiliyordu. Musa îbnü’l Zübeyr, kansı Ayşe’ye niçin yüzünü örtmediğini sorduğu zaman, şu cevabı almıştı: "‘Mademki Allah beni böyle güzel yarattı, o halde başkaları da bu güzelliği görsün ve kendi aralarında Allah’ın bu lütfunu tanısınlar”... 2. Velid zamanında (734-744) hadımlarıyla birlikte harem teşkilatı kurdu. Harem, "kutsal, ya-sald' manasındadır. Kadmlann bu şekilde ayrılması, adet görmeleri ve çocuk doğurmalan dolayısıyla onlann tabu sayılmasından ileri gelmiştir. Harem, mukaddes bir yer demekti. Doğuluların ihtiraslı yaradılışını bilen Müslüman koca, karısını korumak için onu hareme koymaktan başka çare göremiyordu. Çok geçmeden kısa mesafelerde ve örtülü olarak görünme dışında kadınların sokakta dolaşması ayıplanır bir hareket olarak görülmeye başlandı. Kadınlar da sokağa çıkabiliyor, ancak bu durumda perdeli tahtırevanlarla seyahat ediyorlardı. Camideki yerleri önce erkeklerinkinden ayrıldı, sonra camilere büsbütün alınmaz oldular. Daha sonralan kadınların dükkânlara gitmesi de yasak edildi... Müslüman kadınları 19. yüzyıla kadar bu hale itiraz etmediler... Bu kapalı duruma rağmen tarihte rol oynamaktan da geri kalmadılar. Harun’un annesi ve karısı 7. yüzyılda Ayşe’nin gösterdiği cüret ve tesiri gösterdiler ve saraylannda şahane bir hayat sürdüler.”^'
“Erkek tarafı evlilik sırasında kadına bir mihr (galat olarak mehr) vermek zorundaydı. Bu, evlilikte de, boşanmada da kadının mülkiyetinde kalırdı. Evlenmeden önce nişanlısının yüzünü görebilen erkekler nadirdi. Düğün, nişandan sekiz, on gün sonra yapılırdı... İslâm’da çok karılılık aynı zamanda olmaktan ziyade arka arkaya idi. Ancak çok zenginlerin birkaç karısı olurdu. Boşanma kolay olduğundan, bir ki m-
Türklerde İnançlar ve Din / 577
arkaya istediği kadar evlenebiliyordu. Ayrıca varlıklı kimseler
i kadar da cariye edinebilirdi... Ancak, bütün bunlara bakarak bir şehvet yeri olarak görmek hatalıdır. Birçok durumlarda,
1eranne oluyor, evin içinde şerefli bir hayat sürüyordu. Zevceler, lelik müessesesini normal karşılıyordu. Harun’un karısı Zübeyde on cariye hediye etmişti
“Başka bir açıdan düşünmek gerekirse, Müslüman kadını, Avru-bazı kadınlara göre çok daha iyi durumdaydı. Edindiği bir mal ^para tamamen kendine mahsus kalırdı. Kocası da alacaklılar da dokunamazdı. Harem kısmının emniyeti içinde örer, dokur, di-^ evini idare eder ve çocuklarını yetiştirirdi. Diğer taraftan arkada ş-a,y|a oyun oynayacak, şekerleme yiyecek, sohbet edecek kadar vakti yolurdu. Kadınlardan beklenen şey çok çocuk sahibi olması; peder-J olan ve ekonomisi ziraata dayanan bir cemiyette aktif bir rolü dunraasıydı... Kadına verilen ehemmiyet doğurduğu çocuk nispeti n-jjartardı. Kısır kadınların ise hiçbir ehemmiyeti yoktu. Diğer taraftan -jıeliği önlemek ve çocuk düşürmek için de faaliyet olurdu. Bu işle İişan kadınlar kocakan ilaçları ve usullerini tatbik ederken, hekim-îdeyeni usuller getiriyordu. 924’te ölen Razi’nin eserinde, çocuk payı önlemek için özel bir kısım ayrılmıştı. Bu kısımda mekanik şıkimyevi yirmi dört çare gösteriliyordu. İbni Sina (980-1037) ünlü Sâw”unda çocuk yapmayı önleyecek yirmi reçete vermişti.
Tur’an'\ kumarı sarhoşluğu yasak etmişti.”^^
Emin Işık, '"Devleti Kuran İrade" adlı eserinde şöyle diyor; “İlahi elerdeki hikmeti yani inceliği, peygamberlerin hareketlerindeki ^lan göz önünde tutmayan ve değerlendirmek ihtiyacını hisset-7en bir dindarlık, kaba ve şuursuz bir taklit, kum ve kör bir taassup Gaitan kurtulamaz.
"Kur'an-ı Kerim", gerek dünya işlerinde, gerek ahret işlerinde "^esbaba tevessül etmeyi yani sebep ve vasıtalara sanimayı emre-' fehf suresinde, sebep ve vasıtaların yardımı ile
bir hadisenin ortaya çıkması ilahi kanun hükmündedir. Bu hadisenin ortadan kaldıniması da ancak onu doğuran şart ve sebeplerin ortadan kaldınlması ile mümkün olur.
Düşmana karşı vatan müdafaasının nasıl ve hangi vasıtalarla yapılacağını Peygamberimiz, Medine etrafına hendek kazmakla bizzat göstermişti. Son devirlerde din âlimleri, hafızlan toplayıp müdafaası gereken şehrin surlanna hatim okutuyorlardı. Ve surlanna hatim okunan bir şehre düşman askerinin giremeyeceğine inanıyorlardı. Eğer gerçek savunma sebebi bu olsaydı, Peygamberimizin değil hatim o-kuması, şöyle bir içinden geçirmesi kâfi gelmez miydi?... İnsan üç merhaleden geçmeden yahut üç şeyi kendinden birleştirmeden dindar olamaz: Bu üç şey: Duygu, şuur ve iradedir.
Din Duygusu: Birçok insanlarda, hatta dinî hayata yabancı kalmış olanlarda bile fazlasıyla mevcut olan bir şeydir. Halkımız din duygusu bakımından zengindir. Fakat bu işlenmemiş, geliştirilmemiş bir orman gibidir. Bütün kuvvetine rağmen zamanla zayıflamaya ve şuuraltına itilmeye mahkûmdur.
Cemiyette din şuuru: Evliya kerametlerinden, türbe ziyaretlerinden, akıl almaz efsane ve rivayetlerden örülü, muğlâk, dumanlı ve esrarlı bir din kültürü içinde dinin en köklü prensipl erinden habersiz kalması yüzünden, ibadetin ve dinin ruhunun ne olduğımu tayin ve tespitte halkımız büyük güçlük çekmektedir. Dinî yayın ise şüpheleri giderici ve dinî şuum kuvvetlendirici olmak şöyle dursun, bilakis şüphe uyandıncı ve zihinleri bulandırıcı olmaktan kurtulamıyor.
İslâm dininin en büyük özelliği, dindarlıkta taklit ile değil, basiret ve şuur ile hareket etmeyi emretmesidir.”^
“Günün Müslümanları, kendi dinlerini en maddi ölçüler içinde anlar, en kaba şekiller içinde tatbik ederler, maddeden başka bir şey tanımaz ve maddi kuvvetten başka bir şeye inanmazlarken, nasıl olur da ruhçu ve maneviyatçı olduklarını ve bu davanın mümessilleri bu-lunduklannı iddia edebilirler?”^
temizlik sirketi iş ilanları