temizlik sirketi iş ilanları ve insan bilgi

temizlik sirketi iş ilanları ve insan bilgi

 gıistiyan kökenli Batılı yazarlann tesiri altında idrak eden, fakat ^[nillî kültürünün kıymet hükümlerine göre onu değerlendirip ^orijinal kanaatine varamamış bulunan bazı aydınlarımızın dü-jslerine dayanan herhangi bir araştırmadan, (bir anketten) de fayda ^yemezdim.
İslâm’ın ve “ArMr’a«”m (iç manasını örten) dış manasının şimdiye ^tesiri altında kalmış bir fert ve diğer taraftan da Batılı düşünce julanndan geniş ölçüde tesir almış bir aydın olarak kabul ettim ve iijolmak üzere, tıpkı Descartes’in metodolojik misalinde olduğu ielma sepetindeki çürük elmalan sağlamlarından ayırabilmek için «sepeti boşaltmak gerektiğini idrak ettim. Gerçi, bu boşaltmanın ıkıdudu olduğunu biliyor ve bu noktada Descarter’den ayrıhyo-
Bunazari izah ve taşanlara yönelme temayülünün canlanışı, sos-^inin hem asli fonksiyonlarından biri ve en önemlisi olan, tarihten dalıcı nazari muhakemeden hiç bir zaman kopanlamayacağmı, 3 de, cemiyet ilminin, ahlâkinin dışında kalıp, ahlâkiye yönelen şiardan ve taşanlardan müstakil olamayacağını ortaya koymuş •^®naktadır.^’
Doktrinin kumcusu ve geliştiricisi durumundaki sosyologl ann da, ^oldukları öne sürülebilirse de. Doğu’da, bilhassa İslâm âlemin-^yle bir sosyolojik bir nazariye olarak öne sürmeye ihtiyaç olma-l^^fiydandadır. Bu nazariye ve onun savunabileceği kıymet hükü m-
560/Ahlâk
ettiği esasına dayanan birlik akidesini temel fikir hâlinde işleyen ve birliğe aykın hukuku tabii hukuk saymayan İslâmiyet’in özünde vardır. İslâm âleminde ancak “Kur’an"m tevhitle ilgili özünü ortaya koyan, tefsir edip değerlendiren mutasavvıflar yetişmiş, fakat onlar bu fikri kendi nazariyeleri olarak öne sürmemişlerdir. Hristiyanhğın böyle bir akidesi olmadığı için, Batı’da bu fikri öne sürme vazifesini bazı sosyologlar yüklenmiştir. Hristiyan Batı, uzun müddet millî bünyeler içinde sınıf istismarının yer aldığı ve daha sonraları milletlerarası is-tismann başlatıldığı (ahlâkla ilişkisiz) bir liberal felsefenin hâkim olduğu bir âlemdir.
Türk-İslâm birlikçileri, bu fikri işlerken bir taraftan sosyoloji ile sosyal psikolojiyi, diğer taraftan da sosyal ilişkiler âleminde olması lazım gelen ile olan’ın gözlemini birleştirmişlerdir.
Türk-İslâm birlikçileri gerçekten sosyoloji âlemi ile sosyal psikoloji âlemini birleştiren bir görüş ufkunu gözlerimizin önüne sermişlerdir. Onlar, sosyal ilişkiler ve teşkilatlar ağı olarak tarif ettiğimiz toplumun ve toplumdaki bütün ilişkilerin, o ilişkilerde olumlu veya olumsuz görünüşleri hissedilen ve onlardan aynı zamanda tesir alan insan psikolojisinin genel vasıfları ele alınmadan ıslah edilmeyeceğini ortaya koymuşlardır.
Türk-İslâm birlikçileri insanda her iki temayülün (egoizm ve diğergamlığm, madde ve mana hedeflerine yönelme isteğinin) birer kuvve hâlinde mevcut olduğunu ve olan’m bu kuvvelerden kısmen fiile geçmiş, gerçekleşmiş kısmı aksettirdiğini, olması lazım gelen’in ise, uygun ortamda gerçekleşecek kuvve’den ibaret olduğunu öne sürmektedirler.
Muamelatla ilgili “Kur’an" surelerinin İslâm Peygamberi’nin, kendi hayat süresi içinde dahi. Fakat “Kur’an"m tevhitten ibaret olan özünün ezeli ve ebedi gerçek olarak sosyal manada en mükemmel nizamlayıcı rolünü oynayabilecek bir iman prensibi olduğu fikri işlenmiştir. Bu manada “Kur’an"ın getirdiği gerçek, ebedidir.^®
Belirli tutumların yaygınlaşmış tutumlar hâline geçebilmesinde İslâmi akidelerin imkân vereceği, bütünleştirici kıymet hükümleri de
m modem çağlara ışık tutabilecek ve buna rağmen laiklik jle zıt düşmeyecek değerdeki birlik akidesinin i şlenmesinde tasavvuf akımının bazı mensuplannca, din ve dünya için
prensiplerinin birbirine paralel olan ve aynı hedefe birlikte
ıjjayı temin eden hakiki istikametinden zaman zaman uzaklaşt ı-' bir lokma ve bir hırka ile yetinme veya bir köşeye çekilip hal-^ girme telakkileri gibi yanlış bazı tefsirlerle fertler hareketsiz hale bir hüviyete büründürüldüğü bir gerçektir. Atatürk’ün kapattığı
leldceler, fuhuş, esrarkeşlik, asker kaçakçılığı ve tembellik kayn a-
gelerek tasavvuf yoluyla İslâm’ın cevherini işleyen bir terbi-.jİTilu olmaktan çıkmış kurumlardı. Dünya, ahiret, riyazat, halvet ve [Tbirçok tasavvufı kavramların, hiç bir yanlış tefsir istikametine jiâdan idrakine varabilmiş, İslâm’ın özüne yol bularak dindarlıkla hedeflerini iç içe yerleştirebilmiş ve çokluk içinde Allah’a hal-ilıâline gelebilmenin, böylece bütün cemiyeti kendinde bulabilme-j idrakine ulaşabilmiş büyük Türk mutasavvıflanmn fikirleri anla-jâdan İslâm’ın birbirine paralel olan laiklik ile maddi ve manevi Tİeme kavramlarını gerçek değerleri ile görüp gösterebilmek doğru li.
Niyazi, cemiyetten ayrılıp kendi içine kapanma halvetini boş laf-:ıket telakki ederek, bununla ne bir manevi yükselişe ve ne de i tatmine ulaşılamayacağını ima etmekte halvete bakma,
Mİeğeriyoktut^' demek istemektedir.
Niyazi Mısrî’nin ifade etmek istediği fikir, halvetin dört duvar
'^çekilmek olmadığı, Allah’la birleşmenin ve böyle bir yalnızlık ®3İıremiyet hâline geçebilmenin ancak kesret (çokluk) âleminde ^ı^eıniyette olabileceği fikri olup, bu fikrin temelinde yatan prensip vücut (vücudun tekliği) prensibidir.
ve berat kandili gibi ışıklı) olabilmesi, ancak topluluk içinde yapılacak halvet ibadeti. O halde, bir cemiyetin veya ferdin, dinde zorlama iig (yani zulümle) böyle bir neticeye ulaşabilmesi mümkün değildir. Baş. kalanna zulmedebilen fertlerin ve cemiyetlerin zaten kendilerinde vahdet inancı yoktur. Tasavvuf anlayışına göre, Allah’la vuslat eder ve vuslat anlarında (adeta tanrılaşarak) bütün kâinatı Hak vücudu hâlinde kendine mal edebilir.'*®
Mısrî’ye göre birlik dini olan İslâm, elbette en üstün dindir. Daha doğrusu tahrif edilmemiş olan tek ve hakiki dindir. Fakat bu üstünlük hiç bir zorlamayı meşru kılmaz.'*’
Yunus’a göre tasavvuf (yani ledün ilmi), kendini bilme ilmidir. Fakat kendini layıkıyla bilmek için evvela tabii ve sosyal ilimleri bilmek gereklidir.
İnsan (realiteden ilham alarak) doğru bir faraziye kurabilmeli ve bu faraziyenin doğruluğunu yoklayabilmek için yapacağı tecrübelerde kendi his ve temayüllerini, peşin hükümlerini yok edebilmeli ve eğer sosyal realiteyi inceliyorsa, hatta kendini dahi külli bir nizama tabi saymalı ve tecrübe konusu olan diğer birimlerle birlikte kendini de, diğerlerinden farksız bir birim olarak objektif bir gözle inceleyebilme-lidir.
Birçok metodolojistler, ön fikirleri, sevgi ve temayülleri yok ediş zaruretini farklı kavramlar kullanarak izah etmişlerdir. Baco n, hayaletler kavramım kullanmıştır. O’na göre, ilim adamı realiteyi objektif olarak görebilmek için kabile hayaletlerini, mağara, çarşı ve tiyatro hayaletlerini yok etmelidir. Kabile hayaletleri insanın kendi cinsine ve nev’ine ait peşin hükümlere Bacon’un verdiği isimdir. Mağara hayaletleri insanın aldığı kültür ve terbiyeden doğan hayaletlerdir. Tıpkı bir mağaraya giren güneş ışığının o mağaradaki girinti ve çıkıntılan bazı gölge oyunları ile olduğundan farklı göstermesi gibi zaman, çağ ve meslek özellikleri de insanın zihnine girerek görüş açısını objektiflikten uzaklaştıran tesirler yaratır. Çarşı hayaletleri lisan piyasasında tutunmuş kelimelerin, mefhumların, asli gerçekleri görmemizi engelleyen tesirlerine verilen isimdir. Nihayet, tiyatro hayaletleri ise Bacon’a göre felsefi doktrin ve
bir aktörü sevip, haksız olduğu halde onun temsil ettiği
haklı görmemiz gibi, ideolojilerin yanlış tesirlerine maruz
/^i2(jan doğan peşin hükümlerdir. İşte ilim adamı gerçekte mev-bütün bu hayaletlerin birer hayal olduğunu bilmeli, peşin r .grini öldürerek gerçeğe çıplak gözle bakabilmelidir.
0at kanunlarını ve sosyal intizamları birer sır olarak çözen i n-[)ii sırrın içinde başka bir sırrın gizli olduğunu fark eder ve o iç ^ise yine, bir bakıma, kendini yok etmekle bilinebileceğini anlar, tabiatın dış sırlarını (kendini de tabiata dâhil ederek) çöz e-iktidarı insanda mevcuttur, o halde insan, kendi iç varlığını jıjııip, kendini bildiği takdirde, bütün kâinatı da, onu halk eden A1-J’ıda bilebilir. İşte Yunus’un ilim kendin bilmektir demesinin sebe-,(^ur. Bu ilim, mutasavvıflara göre ilm-i ledündür ve bunda mesafe jlıilınenin yolu da yine kendini yok edebilmektir,'*^
Cemiyeti kübraya veya tevhit bütünlüğüne erişebilmek için ilk jisevgi’dir, vicdan’dır, adalet’tir ve kendini yok ederek vahdet şuu-jaerebilmektir. Vasat insanlann dahi hangi topluluk içinde, hangi ^iie olursa olsun bu duyguya ve bu idrake sahip olmak ve haksız jızmlerini yok edebilmek şartı ile kısmen çevrelerine hükmedebilir i’gelebilecekleri neticesidir. Onların hükmetme gücü halkın arzu-avenzasma dayanır. Bu manevi seviyeye erişmeksizin halka hük-sin diktatörlerin hükmetme durumu için ise Mısrî “gönülsüz olan ânıdersin" sözlerini sarf etmektedir.
Kurbu-navafil, insanın, kendi varlığının nafile veya fazla olduğu-mlayacak kadar Allah’la kurbiyet (yani yakınlık) tesis etmesi de-^ki,buda ferdin Allah’ta felah bulması ve fiziki ölümle ölmeden ^kul olarak, bir idrak ölümü ile ölüp hak olarak dirilmesi manası-
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı ^flizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan MFurkan, 53. Ayet).
Wede ''Allah iki denizi koyuverdi, bunlar birbirleri ile karşıla-'^falarında bir örtü vardır, birbirlerine taşmazlar" denilmekte-
dir. Tasavvufta bu iki denizden biri Hakkiyet ve diğeri de Halkiyet denizidir. Aralanndaki örtü, vahdet görüşünden haberi olmayan kimselerin Halkiyet denizine baktıkları zaman gördükleri ve onu Hakkiyet denizinden sunî olarak ayırdığını fark etmedikleri, insan, hayvan, dağ, taş, eşya gibi perdelerin hepsidir. Şu halde, bu iki denizin birbirine kanşmasına imkân yoktur.**^
Eski Mısır’da da ledün ilmine sahip bulunan güzide kimselerin tevhit akidesine inandıklan Maspero tarafından vesikalara dayanılarak ispat edilmiştir.
Eski Yunan’da tasavvufun öncüsü olarak Fisagor’u görüyoruz. Sokrat, Platon ve Aristo gibi düşünürler, tasavvufla ilgili fikirleri dolayısıyla Fisagor’u tasdik ve takdir etmişlerdir. Sokrat, insanın her şeyden evvel kendini bilmesini tavsiye etmiş. Platon da gözle görülen vücut âlemine çıkabilen şeylerin, Allah’ın ezeli sıfatlanndan ibaret olduklannı ve Allah vücudundan ayn bir vücuda malik olmadıklannı belirtmiştir.
Musevilikte Allah’ın Musa’ya ateş suretinde görünmesi, Allah’ı görmenin bir surette muhtaç olduğu fikrini telkin etmektedir. Nitekim tasavvufta da kendi benliğini yok etmedikçe insanın Allah’ı göremeyeceği fikri mevcuttur.
Hristiyanhkta tasavvufla ilgili fikirleri Denys’de görüyoruz. Denys, Hakka ulaşmak için insanın kendini yok etmesi gerektiğini müdafaa etmiş ve bu gayenin temini için bir takım usuller vaz etmişti.'*^
Malatya’da doğan, öz be öz Türk olan ve kısa bir müddet Mısır’da yaşamış olması dolayısıyla Mısrî unvanını alan Niyazi Mısrî ise, bütün zamanlara yayılma kudretini şöylece ifade etmektedir.
Eğerçi suret-i ahırda geldim adem-i mülke
Ne maziyim ne müstakbel, her anın anesiyim ben
Ne Mısrî’yem, ne Mehdi’yem, ne îsa’yem, ne insanem
Bu yanan daimi şem’in veli pervanesiyim ben.'*^
Hem iç hem dış manalan itibariyle ele alındıklan zaman, hemen hemen bütün surelerin tevhit fikrini işleyen ayetler ihtiva ettiklerini belirtmek içindir. Fakat ne yazık ki, birçok surelerde, ayetlerin sadece
Türklerde İnançlar ve Din / 565
^jjası üzerinde durulmasını isteyen kimseler, iç manasının açı k-hâlinde bunu yadırgamaktadırlar. “Mü’min kadınlara da söy-'^0lerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini açmasınlar" t fjur suresi 31. Ayet). İç mana itibariyle kadın kavramı, gözü s a-
* korumak ve ziynetleri açmamak (örtülü tutmak) ifadeleri ** manalarından farklıdır
Gözü sakınmak, görülen mazharlara, hak varlığından bağımsız jjlıldar isoat ederek buna göre onları görme hatasından kaçınmak Ijljinina gelmekte ve tevhidi ifade etmektedir.
[fzı kommak da, iç manada bütünlük idealini ve inancını parçal a-olan, hak varlığına yabancılaşmış fert ve gmplann tesirlerine korunmak ve bütünlüğü muhafaza etmek anlamına gelir. Şu 0 bir milletin, millî bütünlüğünü parçalayıcı kuvvetlere (bunlar jjj;enİslâm hüviyetini taşısalar da hakikatte millî birliği parçalamaya jlıjtıklan ve vahdet akidesine veya İslâm’ın özüne yabancılaşmış jııilan için) karşı koyma ve onlardan komnma vazifesi, tevhit b a-jıdan ırzı komma kavramına girmektedir.
Radın (ve dişi) kavramı, iç manası itibariyle bir kaç şekilde tefsir ümittir. Birçok ayetler, her insanın bir çift ihtiva ettiği fikrini işlekledir. Bu çift ise, dişi ve tabi durumda olması gereken ten varlığı aidi varlık) ile ona nüfuz etmiş olan ruh varlığı (manevi varlık) ak ifade edilebilir.
Nitekim Ez-Zümer suresi 6. Ayet, ''Sizi bir kişiden yarattı O, mdan da eşini meydana getirdi.'’^^
Bütün çiftleri Yaratan’ın bizzat kendisi ise çift olmaktan münez-i'Çünkü O, bütün mazharlann aslı ve mutasarrıfı olan tek varlı k-Woluş nispidir, yani insan vücuduna nispetle ruh ve insan ruhuna ■He vücut, eştir. Mutlak varlık için çift olma durumunun söz konu-^ilemeyeceği ise pek tabiidir. Bütün kâinatın maddesi de manası ^“>«1 tezahürüdür ve O’ndan başka bir varlık yoktur ki O’na eş Kuran’m, 24. Suresinin 26. Ayeti, "Kötü kadınlar kötü kötü erkekler kötü kadınlara, temiz kadınlar temiz erkeklere,
İçinde yakışır" kelimesini eklemiştir. Çünkü ayet, iyi kadınlar iyj erkekler içindir, onlarla beraberdir, onlara layıktır manasını ifade etmektedir. Böylece nasılsanız öyle idare edilirsiniz sözü ile, İslâm Peygamberinin bir hadis çerçevesi içinde ifade etmek istediği gerçeği dile getirmektedir."*®
“Kadın kavramı açıkça tebaa manasında ve erkek ise lider ve kılavuz anlamında ele alınmaktadır.
Ziynet yen ve ziynet tabirlerinin de iç manası (yani tevhidi aksettiren yönü) açıkl.ğa kavuşmaktadır. Hakiki manada ziynet yerleri asla bilek, gerdan gibi yerler olamaz. Onlara takılan taş ve madenlerin kıymeti arz ve talebe bağlıdır. Herhangi bir din bol kaynağı bulunduğu ve piyasaya sürüldüğü takdirde, en kıymetli ziynet taşı veya madeni kıymetten düşebilir. Fakat insanın hakiki ziynet yerleri, beyni ve onu taşıyan başı ile gönlüdür. Bunun içindir ki, El-A’raf suresinin 31. ayetinde “her mescit huzurunda ziynetinizi alın" denilmiştir. Bu ayette mescide götürülmesi istenen ziynetler tabiri ile giyim kuşam ve takı eşyasının kastedilmediği meydandadır. Mescit, ibadet yeridir ve orada temiz bir kıyafetten başka hiç bir gösterişe lüzum olmadığı muhakkaktır. Çünkü mescitte insan, sırf Allah düşüncesi ile dolmak suretiyle Allah’ın huzuruna varmış olur. Allah’ın, kendi huzurundaki insanda görmek isteyeceği ziynetler ise, manevi kıymeti haiz olan Allah aşkı ve Allah düşüncesidir. Zihninde bu düşünce ve gönlünde bu aşk mevcut olmayan insan, en iyi elbiseleri ve en güzel süs eşyaları ile mescide gelse bile yine de gerçek manada ziynetli değildir. Zaten, bazı hadiselerde de belirtildiği gibi, Allah, müminlerin dış görünüşlerine değil, kalplerine ve niyetlerine bakar. MU’min ziynetleri, gönlündeki Allah aşkı, vatan ve millet sevgisi ile zihnindeki ilimler ve temiz düşüncelerdir. Şu halde Mü’minin hakiki ziynet yerleri başı ve gönlüdür. Çünkü en kıymetli hak hediyeleri “Kur’an"da en çok şükre layık olarak tanıtılanlardır. Birçok ayetlerde, her defasında, mü’mine verilen kulaklar, gözler ve gönüller zikredilerek arkasından, bunlar için az şükredildiği belirtilmektedir. Mesela Es-Secde suresinin 9. ayetinde “Sizin için kulaklar, gözler, gönüller yarattı. Ne az şükredersiniz." denilmektedir.
I urklerde inançıar vc
tıalde perdeleri kaldırılan kulak, göz ve gönül, insanın, örtüler li olan gerçek ziynetleridir. Çünkü insan, onların perdelerini erişeceği birlik anlayışı sayesinde gönlünü birlik aşkına ve vahdet düşüncesine açabilir ve bundan doğacak bütün mad-‘^„evi istifadelere (ziynetlere kavuşurcasına) ulaşarak, şükre t-''reken bir hale gelebilir. Demek ki, bu uzuvların birliğe yabancı tesirlere kapalı tutulması lazımdır ve örtünme kavramının ifade
mana budur... (En-nur, Ayet 31) geri kalan kısmında, fiziki
örtünmenin ne tarzda ifade edileceği açıkça belirtilmiştir. O bir ölçüde fiziki örtünmenin de îslâmi emirlerden biri olduğu
l^e var ki, bu emirlerin, bir iman akidesi olmaktan ziyade mua-hükmü olduğu, bu itibarla zamanın ve mekânın şartlanna göre hr edilmesi gerektiği hususu da El-Azhap suresinin 59. ayetinden ,açık bir şekilde şöylece ortaya çıkmaktadır: “Ey peygamber, zev-ifine, kızlarına ve mü 'mirilerin kadınlarına dış elbiselerinden üstle-■tğmlerini söyle. Bu onların tanılıp, eza edilmemelerine daha
Mamafih, mü’min erkek için dahi, onun bütün iyi niyetine rağ-2 tahrik sebebi teşkil edebilecek bir açıklık hududu vardır ve bu iuaşan kadın, bizzat kendisi vahdet akidesini çiğnemiş ve cemi-.“hir takım aksaklıkların ortaya çıkmasında, aile ve cemiyet bütün-aÛD bozulması rol oynamış olur.
İşte, bu hududu çizen veya çizmesi gereken hukuk zamanın şart-“i göre tedrici olarak değişmesi gereken örf ve adetler ve onları iffllaştırraa fonksiyonuna sahip olan laik hukuktur. Her devirde laik ühiD ve örflerle adetlerin çizdiği normal açıklık derecesini aşan iîr cemiyetin bütünleştirilmesi esasından ibaret olan îslâmi öz’e ’ vâlıdet akidesine) de aykırı hareket eden kimselerdir. Buna mu-' zamanın şartlanna göre değişen örf ve âdetlere uyarak ^®ı”daki örtünme ayetlerinin (muamelatla ilgili sayılması gere-'^öldimlerinin, günümüz icapları gereğince dışına çıkılması (me-^tlınların baş açık gezmeleri) hâlinde, bu durumu İslâm’a aykırı ^•''5saymaya imkân yoktur.'*^
568 / Ahlâk
“Kardeşler arası evlenme yasağı hakkında bütün peygamberlerin getirdiği açık hükümlerle, insanlığın Adem Peygamberden değil, Fakat insan meınasma gelen adem nevinden türediği hususundaki hükmün zıtlık arz etmekten uzak olduğu kanaati de kuvvetlenecektir.
Gerçekten mukaddes kitaplarda, kardeşler eu-ası evlenmenin yasak edilmiş olması gerçeği ile Adem peygamber devrinde böyle bir yasağın mevcut olmaması hususunu bağdaştırabilmeye imkân yoktur. Çünkü diğer dinlerdeki bu yasağa rağmen Adem Peygamber devrinde böyle bir yasak olmadığı kabul edilirse, “KMr’an”da belirtilen iki ö-nemli esas çiğnenmiş olacaktır.
Bu esaslardan birincisi her devirde dinin aynı ve tek olması ve bunun da birlik dini olan İslâmiyet olarak isimlendirilmesi, İkincisi de Allah’m birlikten ibaret ana kanununda hiç bir değişiklik olmamasıdır. O halde, İslâm peygamberinden evvelki peygamberlerin getirdiği dinler (tahrif edilmemiş hükümleri ile ele alındı klan takdirde) öz bakımından İslâmi hükümlerden asla farklı olmamak icap eder.”^°
“İslâm peygamberinin vazettiği yasağın (yani kardeşler arası evlenme yasağımn) Adem peygamber zamanında mevcut olmadığını, fakat bu noksanlığın mahzurlu olamayacağını, çünkü Adem devrinin şeriatın sonradan değiştirildiğini veya kaldınidığım öne sürmek özü itibariyle Allah’ın kanununun (vahdet arz ederek) her devirde mevcut ve aynı olduğu esasını inkâr etmek olur. Üstelik bu özün tabiat kanun-lan ile vahdet teşkil ettiğini de inkâr etmek olur...
Her ‘Weme” (her insana) hitap eden bazı ayetlerde “msan”ın hakiki varlığı olan ruhunu (ruha itaat etmesi gereken bir eş durumundaki) madde varlığma hâkim kılması ve onun ayartıcı teşviklerine (gayn-meşru ve haram fiillere yönelme teşvikine) uymaması nasihat edilmektedir.”^'
El-Araf suresinin 2. Ayeti, “5/z/ evvela yarattık, sonra size suret verdik." Burada sizi kelimesi ile ifade edilen mananın tek tek dünyaya gelen fertlerin toplamının çokluğu, dolayısıyla çoğul olarak kullanılmadığı çok açık bir gerçektir. Çünkü tek tek fertlerin yaradılışında, ana rahminde evvela suretin (yani vücudun) teşekkül etmeye başlatıldığı
Tûrklerde inançlar ve Din / 569
i tabiri ile bir manevi varlıklar topluluğuna hitap edilmekte
evvela yaratıldığı (ruhlar hâlinde bir cemiyet teşek-^ecek tarzda halk edildiği) ve sonra madde alemine (yine topluca)
(vücutlar) içerisinde indirildiği ifade edilmektedir.
Şu halde, “ATMr’a/î”a göre insanlar ruhlar hâlinde topluca yaratılanlardır. Ruhlara has olan bu cemiyet hayatında insanlann, kendile-gizli (yani ruh varlıkları içinde ve ruhla örtülü) bir kuvve hâli n-^ madde varlığını tahrik edip, mesuliyetsizlik ve nizama itaatsizlik ^ı^ayilllerine sevk edebilecek kötülüğe meyilli nefs’in aldatmasına jjiınıamalan için onlara yapılan ilahi nasihat, Ta-ha suresinin 117. İletinde: ''Sakın sizi cennetten çıkarmasın o. sonra zahmete düşer-
Ziya Gökalp, kadınlar hakkında şunlan söylüyor: “İslâmiyet bü-^ erkekleri ve kadınları ismetle mükellef tuttuktan sonra peygamber tesahabilerin zevceleri hakkında bir takım zühdi ahkâm da vaaz etti. Isela Hazreti Peygamberin zevcelerine verai hicaptan hitap edilmesi 3ir buyruldu.
Hürrelerin yani ummehat-ı mümininle beraber genel olarak jlıabi zevcelerinin ve kerimelerinin cilbablarmı ahnlanna ind irerek iffldilerini cariyelerden ayırt etmeleri emr edildi. O zaman Arapların şiziinde cariyeler her türlü tecavüze maruz addedildiği için hurreleri ■Ollardan ayıracak bir işarete ihtiyaç vardı. Zaten zühti dinin Estokratik bir yönü olduğundan diyanetin havassmı avamdan ayıran sı gibi tefrikleri başka ümmetlerde de vücuda getirdiği görülmekte-
Sadr-ı İslâm’daki cilbabın şekline gelince bu şimdiki başörtüsün-•s ibaretti. Bugünkü çarşafın pelerini de cilbab yerini tutabilir. Bu ^de ne peçe ne yaşmak gibi örtüler ne de harem ve selamlık diye '^daireler mevcuttu. Pederşahi ailenin neticeleri olan bu adetler bu *'irden geçmiş olan İranlIlardan ve Rumlardan gelmiş oldu. Mamafih ‘bidatlar içtimai ve iktisadi zaruretlerin neticesi olarak yalnız şehir-kaldı. Mukallitlikten ve aristokratlıktan uzak duran köylere ve
aşiretlere kadar intişar edemedi. Köy ve aşiretlerdeki kadınlar sadr-ı İslâm’daki hurreler gibi yalnız cilbab yani başörtüsü örtmeyi kâfi görerek yabancı medeniyetlerden alınan öteki adetleri kabul etmediler... Mamafih zühdi tesettür de ifratı iltizam ederek yüzünü ve ellerini göstermeyen, haremde bir itikâf hayatı yaşayan ananeci kadınlar mak-satlan cinsi ahlâkta kemal olduğu için yine büyük bir hürmetle tebcil edilmelidirler... Fakat bu muhterem kadınlar ilim ve hüner tahsil etmek medan maişetlerini say ile kazanmak yahut milleti için mesleki ve vatani vazifeler ifa etmek için içtimai muhitte çalışmak ızdırannda bulunan kadınlann da kendileri gibi telbis yahut itikâf etmelerini iste-memelidirler.”^^
“Maşeri şahsiyetin kutsiyeti ferdi şahsiyetin kutsiyetine kuvvetle faik olduğu için cemiyette bir kadının ismetsizliği bütün cemiyetin ismetine rahne açar. Mahalle baskınları bunun içindir. Hülasa bugünkü cinsi ahlâkın ne sıhriyetin dinî, ne de zühtî esaslara istinat etmeğe muhtaç değildir.”^
(Rasulüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlannı da korumalannı söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onlann yapmakta olduklanndan haberda-nz (Mü’minun, 30. Ayet).
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımlan müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalannın üzerine (kadar) örtsünler. Kocalan, babalan, kocalannın babaları, kendi oğullan, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri erkek kardeşlerinin oğullan, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tabi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte olduktan zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz (Mü’minun, 31. Ayet).
Türklerde inançlar ve Din / 571
i y^arıdaki ayette kadınlara, teşhir etmeleri yasaklanan “zme/”ten jın ne olduğu konusunda farklı görüşler vardır: Bir görüşe göre **^^netten maksat, küpe, bilezik, yüzük ve gerdanlık gibi süs takıları
\jnne, kına gibi şeylerdir. Bu yoruma göre bu türlü zinet eşyasının teşhiri kadınlar için haramdır. Elbise de zinet olmakla bera-' gizlenmesi mümkün olmadığı için ayette diğerlerinden istisna iştir. Ancak, daha kuvvetli bir görüşe göre ayetteki “zinet" tabiri.
n vücudunu ifade eder ki, buna göre yasaklanan, süs eşyalarının
değil, vücudun teşhiridir. Bu yasaklamadan istisna edilen “ gö-
kısım" ise, kadının yüzü, elleri ve bir görüşe göre ayaklandır.
0ir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınlann, fileri (yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı) elbiselerini çı-ıjnıalannda kendilerine vebal yoktur. İffetli davranmalan kendileri
daha hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir (Mü’minun, 60. Ayet).
Türk milleti, din duyguları kuvvetli olan bir millettir. Birçok mi 1-((jflî göre Türklerin, daha dindar bir millet olduğunu söylemek jimkûndür. Din duygusunun fıtraten kuvvetli olması çok iyi bir şe y-it,fakat tek başına fıtri kabiliyet, her şey demek değildir. Terbiye ile .tlştirilemeyen fıtri kabiliyetlerin bir işe yaramadan sönüp gittiği bir liikattir.
Oldukça zeki olan halkımızın zekâsını inkişaf ettirmekteki aczindin hayatında da kendisini gösteriyor. Hakiki istikametinde inki-îfettirilememiş ve tatmin bulmamış bir din duygusunun akıbeti, ya W) bir inkâra saplanmak, ya da din namına dinsizliği dahi gölgede '?jjkacak garabetlere ve dalaletlere düşmek olacaktır.
Kadın başının dışındaki örtüye göre değil de, başının içindeki d ü-^eleregöre değerlendirilmelidir. Öyle kapalı ve mutaassıp görünü ş-‘sahneler vardır ki, bu hallerini kendileri için, bir zillet ve bir mahvet sayarlar. Kendilerini öyle bir hayata mahkûm eden baba ve {•’^lanna adeta içinden kin beslerler. Dindar bir ailenin çocuğu veya pı olmayı kendileri için bir talihsizlik sayarlar, açık giyinenlerle t dolaşanların yaşayış tarzlarına imrenirler. Böyle aile kadınl a-l^apalılıktan intikam alma arzusu vardır. Bunlar hiç olmazsa
kızlanna serbest bir hayat yaşatmakla bir nevi tatmin bulurlar. Her babanın gönlünde, kendinin ümit edip de erişemediği şeyleri, oğlunda görmek arzusu olduğu gibi, her ananın gönlünde de kendisinin yaşayamadığı bir hayatı kızına yaşatmak arzusu vardır. Bugünkü dindar ailelerin yüzde sekseni bu arzu ve iştiyak içindedir. İçi boş olan bir insanın bütün özentisi dışınadır. Ve cahilin medeniyetten ve modernlikten anladığı şey, yalnız kılık kıyafettir. Cehaletle medeniyet özentisi, bizde, yüz elli sene öncesine varan bir batı hayranlığı ile başladı. Bu arzu, evvela saray ile paşa konaklarında dile geldi. Fransız mürebbiye-lerinin elinde yetişmeye başlayan şehzade ve sultanlar ile sarayı en yakından takip ve taklit eden iteri gelen devlet ricalinin çocuklan, artık köşkte cemaatle kılınan namazlardan usandıklannı ve onun yerine içkili ve danslı toplantılardan zevk aldıklannı her halleri ile ortaya koyuyorlardı. îlkin gizli yapılan toplantılar, sonralan aleniyete döküldü.
Yarının hayatı, kafaların dışı ile uğraşanlann değil, kafalarm içi ile uğraşanlarm eseri olacaktır. Nesiller, arzu duyduktan hayatı günü gelince mutlaka yaşayacaklardır. Bugün insanlann temayüllerine ve neslin isteklerine dikkat edersek, yannın nasıl bir hayatı olacağını anlamakta güçlük çekmeyiz. Dindarlar, sadece anlayış bakımından değil, aynı zamanda yöneliş bakımından da dini hayata sırt çevirmiş dummdadırlar.^^
Müslüman’ın üzerindeki en büyük farz, en büyük dinî mesuliyet, kafilelerle hacca gitmek değil, nesli yarma hazırlayacak fikir hareketlerine ehemmiyet vermek, millî ve dinî kültürü onlara kazandıracak müesseseler! kurmaktır. Kendi çocuklarmızı iyi yetiştirmek ve yarma hazırlamak için girişeceğiniz faaliyetler ve alacağınız tedbirler, Allah yolundaki cihadın en değerlisi ve en büyüğü olacaktır.
Almalık’taki Çağatay sülalesi yine iş başına geçti. İslâmiyet yine zaafa düştü. Arapçılar yine, bu zamanlarda Türklerin ekseriyetinin kadınlarını çarşafsız gezdirmelerine, domuz eti yemelerine, Kurul-tay’a, resime riayetlerine tahammül ve fırsat gözlediler.^*
Claude Cahen Anadolu’ya gelen Türkleri şöyle anlatıyor. “Tûrk-lerin giysileri AvrupalIların giysilerinden başkaydı, kırsal alanlarda
Türklerde İnançlar ve Din / 573
l^nn giysilerinden de değişikti. Fakat AvrupalIları da Müslüman-en çok etkileyen, özgür yaşamları yönünden kadınlar olmuştur.
temizlik sirketi iş ilanları