temizlik sirketi iş ilanları ve insan bilgilerimiz
Moğollarda aile tipi ana ailesi, orman kavmi, ekonomisi parazit ekonomiye dayanıyor. “Ongun” totem telakkisi bunu gösteriyor. Oy. saki Türkler orman kavmi olmadığı gibi, ekonomisi de parazit ekonomiye dayanmamaktadır. “Ongun” tabiri önemlidir ve Türkçe değildir. “Ong” (sağ, doğru, uğur) kökünden türemiş, totem manasını ifade eden terim olarak yalnız Moğollarda yaşamıştır. Şamanlık ise, daha çok dinden ziyade bir külttür.Çok tanniı dinlerden tek tanniı dinlere geçiş, peygamberler araç ı-lığıyla olmuştur.
“Kur’an”da peygamberlerin aynı soydan geldikleri açıklanmıştır. Yine “Kur’an”Ğa bütün kavimlere yol gösterici olarak peygamberlerin gönderildiği bildirilmiştir.
Zülkameyn kimdir? Bu konu da açıklığa kavuşturulamamıştır. Büyük İskender mi? Yoksa Oğuz Han mı? Bu konu hâlâ tartışmalıdır.
Büyük İskender’in Zülkameyn olduğu iddia edilmiştir. Bu iddia yersizdir. Çünkü İskender tarihî bir şahsiyettir. Tarih olarak yakın bir zamanda yaşadığı, faaliyetleri ve düşünceleri bilinmektedir. Onun peygamber olduğunu iddiaya kâfi özelliği görülmemektedir. Hizmetleri bilinmekte, dolaştığı coğrafya bellidir. Davranış biçimi ve yaşantısı itibariyle de dinî izlere rastlanmamaktadır. Gerek Oğuz Han gerekse Zülkameyn mitolojik birer şahsiyet olduğu rivayet ediliyor. Oğuz Han’la ilgili destanlarda dinî motifler yoğunlukla yer almıştır.
Diğer taraftan Peygamberlerin aynı soydan geldiği, belli bir silsile takip ettiği de, verilen bilgiler arasındadır. İskender için böyle bir bilgi söz konusu değildir. İskender’i peygamberlere ulaştıracak herhangi bir kayıt da yoktur.
Bazı yönlerden değerlendirmeler yapılacak olursa, Oğuz Han’ın üzerinde yapılan rivayetlerin bunu gösterdiğini görürüz.
“Kur’an”da zikredilen Zülkameyn çok geniş bir sahada hâkimiyet göstermiştir. Oğuz Han’ın da çok geniş bir coğrafyaya hâkim olduğu rivayetler arasındadır. Doğruluk, cesaret, şecaat gibi hasletleri ile idareciliği, teşkilatçılığı, toplumlar arası ilişkilerde sulhu esas tutması
ve sulha önem vermesi de dikkat çekicidir. Dinî motiflere Oğuz Han destanlarında sıkça rastlanmaktadır. Peygamberler soyuna daha yakın görülüyor. Davranışları da bunu gösteriyor. Türklerin çok eski zamanlarda doğru yola girmeleri için gönderilmişse, zaten bu hizmet ifa edilmiştir. Çok uzun bir süre de, putperestlik ve ateşperestlik, ahlâksı z-lık, fuhuş gibi ahlâken bozuk cemiyetlerde görülen sapık davranışları Türklerde göremiyoruz. Hatta dinî hükümlere uygun bir davranış biçimi göze çarpmaktadır. Hırsızlık, fiıhuş, kadın hakları, domuz eti yememe, ülkeler arasında sulha riayet, verilen sözlerde durma gibi özellikleri dikkat çekmektedir.
Oğuz Han, İslâm öncesi Türklerin yaşayışlan da İslâm’da olan kaidelerin geçerli oluşu, (bağlı atı çalmanın cezası, zina yasağı, Gök-Tanrı inancı, domuz eti yememe, köleliğin olmaması, kadına verilen değer, İslâm etkili “Oğuz Han Destanı” hep bunu göstermektedir.
Oğuz Han’ın Mete’den daha eski tarihlerde yaşadığı, koyduğu kaideler, teşkilatçılığı, doğruluğu, Türklerin İslâm’a önceden bir yakınlığının olduğunu gösteriyor. M.Ö. 4000’lerin Hz. İbrahim asn olması da dikkat çekicidir.
Hz İbrahim. Sümerlerden, Bugünkü Azeri Türklerinin bir kolundan, Azer’in oğludur. Bu ülkede peygamberliği kabul görmeyince Hicaz’a göçüyor. Hz. İsmail, Hz. İbrahim’in Hacer’den olma evladıdır. İsmail Arapça bilmemektedir. İbranice konuşuyor. Arap kültür ortamında çocuklan yetişiyor. KureyşIiler bunlardandır.
Peygamberimiz Hz. İbrahim sülalesinden Sümerlerin Azerilerle ilgili kolundan geliyor. Hz. İsmail’den sonra bu soy, Arap kültür ortamında çoğalıyor. Buna göre. Peygamberimiz bu soydan gelmektedir.
Peygamberimizin Türklerle ilgili hadisleri de, bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.
Peygamberimizin çevresinde ve ona sadakatle hizmet eden Türklerin bulunması (Selman-ı Farisi, Bermekliler...), bu düşünceyi güçlendiriyor.
Türklerle ilgili Batılıların sözleri dahi, Türklerin bu alandaki ö-nemlerini anlamak için yeterlidir.
Diğer toplumlarda putperestliğe, Mecusiliğe yönelme tarih b yunca ve sıkça görüldüğü halde, Türklerde böyle bir yönelişinin rülmemesi veya az rastlanması dikkat çekicidir. Gök Tann dini Türi^ lerin hayatında önemli yer tutmakta ve sürekliliğini korumaktadır Diğerleri önemsiz geçişler hâlinde görülmüştür. Çünkü tarihte Türkler zaman zaman başka dinlere ve inançlara meyletmeleri nadiren görü), mekte ve zaten bunlar kalıcı tesir yapmadan ortadan kaybolmaktadır.
İslâmiyet’in Türk hâkimiyet sahalarında yaşadığı... Türklerin gitmediği yerlerde gerileyip, geri çekildiği, Türkler zamanında kazandığı güç ve haşmetini, onların çekilmesiyle birlikte kaybettiği görülmektedir.
Belli zamanlarda, bazı Türk kavimlerinde din değiştirmeler olmuşsa da, bu biraz da siyasî mahiyet taşımıştır.
Bütün bunların yanında Peygamberimizin davranışları ve Türkle-re olan yakınlığı dikkat çekicidir. Geçmişte olduğu gibi, peygamberimiz sonrasında, İslâm’ın bayraktarlığmı Türkler yapmıştır. Hiç bir baskı olmaksızın daha Abbasiler zamanından başlayarak bu görevin Türklere geçmiş olması da önemli bir göstergedir.
Türkler için İslâmiyet çok önemlidir. Aynca, İslâmiyet için de Türkler önemli olmuştur. Adeta bunlar birbirini tamamlamış, birbiri ni korumuş, birbirlerine güç vermişlerdir. İslâmiyet’in yayılmasmda, yayıldıktan yerlerde yerleşmelerinde, buralarda İslâmiyet’i yaşamala-nnda samimiyet vardır. Bu kadar samimi bir inancı başka toplumlarda görmek mümkün değildir. Türkler, bu hizmetlerini hiçbir maddi menfaat karşılığı yapmamışlardır. İslâm’a en küçük saygısızlık yapmadıktan gibi, saygısızlık yapmaktan da korkmuşlardır.
Türklerin insani ve yüksek inanç sahibi olma yolundaki davranı ş-lan ve gayretleri her türlü hareketlerinde daima ön plânda olmuştur.
En zayıf gününde Mekke’nin müdafaası için gösterdiği gayret her türlü takdirin üstünde olmuştur. Bugün dünya sulhu için bir büyük güç olarak varlığını devam ettirmektedir. Kore, Somali, Bosna-Hersek. Arnavutluk hizmetlerine koşması dünya sulhuna verdiği samimi önemi
göstermekte ve dünyanın takdirini kazanmaktadır. Aslında, bu davranışlarıyla bugün, dünkü davranışlarını tekrarlamaktadır.
Türkler tarih boyunca dünya sulhu için gayretler göstermişler, bu amaçla önemli roller üstlenmişlerdir. Ispanya’dan kovulan Müslümanlarla birlikte Yahudileri de Türkiye’ye getirmeleri, Lehlilerin her zaman hatta kendilerinin zayıf zamanlarında yardımlarına koşmalan, Kore, Somali, Bosna-Hersek, Arnavutluk’ta olduğu gibi, sulh yolunda gayretleri eksik olmamıştır.
“Bu adayı ziyaret etmekte olan bir İspanyol misyoneri, üç Aztek rahibiyle karşılaşır.
“Nasıl dua edersiniz? diye sorar onlara.
Tek bir dua biçimi biliriz biz, diye cevaplar Azteklerden biri. Şöyle deriz: “Tanrım, sen üçsün, biz üçüz. Merhametini esirgeme bizden.”
Güzel bir dua, der misyoner. Ama Tanrının sizden tam olarak beklediği dua değil bu. Ben size çok daha iyi bir dua öğreteyim.”
Din adamı onlara bir Katolik duası öğretir ve İsa ’nın öğretisini yaymak üzere yoluna devam eder. Yıllar sonra, onu İspanya 'ya geri götüren gemi aynı adaya bir daha uğrar. Üst güverteden bakarken, o üç rahibi kıyıda yine görür ve el sallar.
Bunun üzerine üç adam, suyun üstünde yürüyerek ona doğru ilerlemeye başlar.
“Peder! Peder! diye bağırır içlerinden biri, gemiye yaklaştığında. Tanrıyı hoşnut kılan o duayı bize yeniden öret; biz onu bir türlü anım-sayamadık.
Hiç önemi yok,” der, mucizeyi gören misyoner. Ve Tanrıdan, O ’nun dili bildiğini daha önce akıl edemediği için, af diler.
İnsanların, dünya üzerindeki varlığının başlangıcı 500 milyon yıl kadar öncelere götürülebilmektedir. Diğer bir deyişle, bu tarihlere kadar tarihlenebileceği iddia edilmektedir.
Dünya üzerindeki oluşumların gerek su ve gerekse kara olarak coğrafi zamanlara ayrılıp, bilimsel olarak anlatılması dikkate alınarak, bugünkü hâle gelmesinin dördüncü zamana rastladığı ifade edilmektedir. însanlann yaşayabilecekleri bir atmosfer ve yeryüzünün bu teşekkül şekline bağlı olduğu, bu dummunun yakın bir zamana tarihleneb i-leceği; burada yakın zaman dilimi içerisinde en çok dikkatimizi çekmesi gerekenin buzullar dönemi sırasında insanların yaşayabileceği coğrafi ortamın oluşabileceğini düşünerek, buranın neresi olabileceği tahmin edilebilir.
Dünya üzerinde oluşan buzulların ısı artışına paralel olarak eriyeceği; bunun sonucunda karaların açılacağı çukurların sularla dolacağı, düşünülebilmektedir. Buzulİann erimesi olayının, dünyanın her tarafında aynı zamanda, belirli bir aralıkta olup bitmeyeceği, yani bütün kara parçalannın buzullardan kurtulacağını düşünmek mümkün değildir. Kaldı ki, yeryüzünde birçok arazi bugün de buzullarla kaplıdır. Kutuplarda olduğu gibi, yüksek dağlarda çoğu zaman buzullarla karş ı-laşılmaktadır. Bu sebeple, tarihî veriler dikkate alınırsa, önce Asya’nın bir kısmının insan yaşamasına elverişli hâle gelerek, onların yaşadığı bir alan olarak düşünülebilir. Afrika veya diğer bazı kara parçalarının da böyle bir coğrafi ortama kavuştuğu anlaşılmaktadır.
Avrupa ise Asya’ya göre daha geç bir zaman diliminde insan yaşayışı için istenen özellikleri taşıyan ortama kavuştuğu anlaşılıyor.
Dolayısıyla Avrupa’nın daha geç tarihlerde yerleşimlere açıld,5, tahmin edebiliriz. Avrupa da buzullar döneminin sonu Asya’ya daha geç yıllara tarihlenebilmektedir. Bu sebeple de, Orta Doğu vc Anadolu Avrupa’ya göre daha erken dönemde yerleşime açılmıştır.
Mezopotamya Mısır, Anadolu, Akdeniz kıyılan, Orta Asya sonrası yerleşime açılacak coğrafyalardır. Orta Asya medeniyetinin bir uzantısı olarak geliştiği tahmin edilebilmektedir. İlk ve en eski medeniyet merkezin.n neresi olduğu konusunda Anav harabelerindeki kazılar bizi aydınlatmaktadır. Buradan elde edilen malzemelerin Orta Do-ğu’daki kazılardc elde edilen malzemelerle olan benzerliği, bu irtibatı hatırlatmaktadır. Orta Asya’da piramit benzeri yapılar, mumyalama işlemlerinin yapılması da, bu medeniyetle ilişkilerin olduğunu göstermektedir.
Orta Asya denildiği zaman ilk önce üzerinde Türklerin de vletler ve medeniyetler kurduğu coğrafya hatıra gelmektedir. Türklerin Orta-Asyah olduğu; gerek iklim değişiklikleri veya iklimin olumsuz tesiri ile Çin baskısı, Türk kavimleri arasındaki anlaşmazlıklar, otların nüfiıs artışı sebebiyle ihtiyacı karşılayamaz hallere gelmesi; bu coğrafyadan Türklerin taşarak, dünyanın değişik bölgelerine göçtükleri anlaşılmaktadır. Bu göçlerin, değişik tarihlerde ve sıkça tekrarlandığı anlaşılıyor. Araştırmalar, Orta Asya’dan göçlerin Orta Doğu’ya, Afrika’ya, Avrupa’ya ve Hatta Amerika’ya olabildiğini göstermektedir.
Göçler sonucu, bu toplulukların gittikleri yerlerde devletler ve medeniyetler kurarak etkili olduklan gibi, bir kısmı da nüfuslannm yetersizliği yahut da coğrafi ortamın yaşamları için yetersiz olması sebebiyle yok olmuşlar, ya da kültür değişimine uğramışlardır. Bunların doğal bir sonucu olarak, eski kimliklerini devam ettiremediklerinden, bugün onlardan söz edemiyoruz.
Geçmişle ilgili bilgilere ulaşmak ciddi kazılar sonucu elde edilen malzemelerin değerlendirilmesi ile olmaktadır. Bu sabu isteyen, iyi bir yorumu güç, zaman alıcı ve parasal yönü olan bir işlemdir. Ayrıca siyasî sebepler ve etkiler fazla olunca, Türklerle ilgüi Çalışmaların yapılması cazibesini kaybetmektedir.
Türklerde İnançlar ve Din / 23
Bilgi kaynaklarımız, kazılar sonucu elde edilen belgelerin yorumlan ile elde edilmektedir. Bunlar; tarihi belirli belgeler, yazının icadı sonrasına dayanan çeşitli kaynaklar, ''destanlar" ve ''dinî rivayetlere" dayanmaktadır. Bunların çoğu tarihî kaynaklann dışında oluşan bilg i-lerdir. Bunların en eskileri ''dinî kaynaklat' ve ''destanlar"d\r. Ancak, bunlardan sonrakiler için kazıların sonuçlan ile tarihçilerin araştırmalarına dayanabiliriz.
Destanî dönem, hemen hemen bütün toplumlarda, yazılı kaynaklann kullanılmadığı ortamlarda oluşmuş ve yayılmıştır. İlâhi kaynaklardaki bilgiler ise; çoğu zaman geçmişten geleceğe doğru nakil yoluyla aktanimışlardır. Bu aktarmalar sırasında değişme ve bozulmalar olmuştur. Bozulmalann çoğunun kasıtlı olarak yapıldığı anlaşılmaktadu".
Türklerin davranış biçimleri; mitolojik dönemde olsun, destanî dönemde olsun, ya da daha sonraki dönemlerde, özellikle de İslâm dinini benimsemelerinden sonra da, ana inanç yapılarında fazla bir değişiklik olmadığı için, bu dini kolayca ve çok çabuk bir şekilde benimsemiştir.
Çeşitli dinlere zaman zaman geçmeler bazı yerlerde olsa da, Türk inanç yapısında bir benzerlik gözlenmektedir. Bu da onlara peygamberler gelip bunlan öğrettikleri düşüncesini güçlendirmektedir. Bili n-diği gibi, çeşitli milletlere doğru yolu göstermek için 124 bin peygamberin gönderildiği çeşitli ka3maklarda ifade edilmektedir.
A. Hamdi Akseki, dini şöyle tarif ediyor: ''Din, Allaha Teala tarafından vaz’ olunmuş bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir, onların saadete erişmelerine delalet eder, yaradılışlarındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne suretle ibadet yapılacağım bildirir. İnsanları (Kendi arzulariyle dini kabul eden akıl sahiplerini) hayır olan işlere sevk eder. Bu ilahi kanunu peygamberler vahiy suretiyle Cenab-ı Hak 'dan telakki ederek insanlara tebliğ etmişler ve söylemişlerdir."^
Din insanın Tann, diğer insan ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen ve hayatına yön veren, onlarla ilgili davranışlanna esas olacak
kurallar bütününe verilen addır. Arapça kökenli bir kelime olan di sözlükle "örf ve adet, ceza ve karşılık, mükâfat, itaat, hesap, boyu^ eğme, hâkimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyet, hüküm ve ferman makbul ibadet, millet, şeriat" gibi çeşitli anlamlara gelir.
Bugün Batı dillerinde din karşılığı kullanılan " religion” kelimesinin aslı Latincedir. "Bir şeyi vazife edinmek, tekrar tekrar okumak, yapmak" ayrıca "insanları tanrı'ya bağlayan bağ" anlamlarını içermektedir. Kelimenin bu iki anlamı dikkate alındığında “ religion kelimesi, hem insanlan Tanrı’ya bağlayan bağ (iman), hem de belli bazı davranışları dikkatli yapmak (ibadet) gibi din kavramının iki temel ^ niteliğini ifade etmektedir.
